Yeşil bez bebekler – Arzu Dinçer

Gazetemizin minnacık bir es vermesiyle yeni dönem olarak kabul ettiğimden bu kavuşmayı sizlerle kâh öykü, kah okuduğum kitapların özetini, kah izlediğim filmlerden bahsedeceğim burada.
Arşiv - 29 Eylül 2019 11:14 A A

Arzu DİNÇER

Günaydın egazete okuyucuları, günaydın tekrar buluşmamızı sağlayan yeni gün, günaydın yüreği sevgiyle atan güzel insanlar. Nazım Hikmet “Sevdiğime” demiş şiirinde sizde çok sevilenlerden olun emi. Hayat sevsin sizi, yüzünüze düşen yağmur damlası, saçınızı dağıtan rüzgâr, umutlarınız sevsin sizi dolu dizgin koşarak gerçek olsun yaşamınızda.

Bugün sizlere bir köşe yazısıyla kavuşuyorum ama sanmayın ki 5N1Kitap yazılarımız sonlandı. Bizler gideriz de kitaplar, yazarlar asla tükenmez yeryüzünde. Gücümüzün yettiğince size ulaşabildiğimiz yazarları ve kitaplarını buluşturmaya devam edeceğiz. Meraklılarına buradan duyurulur.

Gazetemizin minnacık bir es vermesiyle yeni dönem olarak kabul ettiğimden bu kavuşmayı sizlerle kâh öykü, kah okuduğum kitapların özetini, kah izlediğim filmlerden bahsedeceğim burada. Tabi ki hayatın getirdiklerinin gıybetini yapmaktan da pek geri durabileceğimi sanmıyorum.

Yazılarımızın altına yorum bırakarak, yazılarımızı paylaşarak size ulaşabildiğimize dair bir duygu aktarabilirseniz elbette çok mutlu olurum.

Önümüzdeki hafta yepyeni bir yazıyla buluşuncaya kadar kendinize krallar gibi bakın. Ve en çok da siz sevin kendinizi, yüzünüzden tebessüm yüreğinizden sevgi eksilmesin artsın.

Sevgilerimle

28.09.2019/İzmir

Arzu Dinçer’in kitapları Favori Yayınları veya herhangi bir kitapevi üzerinden sipariş edilebilir

http://www.favoriyayinlari.com/ali-ayseyi-sevme_154.html

http://www.favoriyayinlari.com/tarhana-corbasi_87.html

Arzu Dinçer’den egazete.de okurlarına hediye: Ödüllü hikaye Yeşil Bez Bebekler

YEŞİL BEZ BEBEKLER  

Arzu DİNÇER

Genç kadın yeşil gövdeli, turuncu düğmelerden gözleri olan bez bebeği eline aldığında, bez bebek gözlerini tezgahta dizili diğer bebeklere dikti. Diğer “Özcan, Ayhan, Fikret” etiketleri iliştirilmiş kendisinin tıpatıp aynısı olan bebeklere “Hoşçakalın” dedi. Kimsenin duymadığı uğurlama sözleri havada uçuşmaya başladı.

Tezgahın başında duran kadın hafifçe gülümsedi ve bebeğin fiyatını söyledi. Genç kadın sırt çantasından cüzdanını çıkarttı ve parayı uzattı. Tezgahtaki kadın parayı aldı tahta bir kutunun içine bıraktı. Genç kadın bebek elinde tam uzaklaşacaktı ki tezgahtaki kadın seslendi,

-Bakar mısınız?

Genç kadın hayırdır der gibi baktı tezgahtaki kadına,

-Tam para vermiştim.

-Yok onun için seslenmedim, bebekle beraber bu kağıdı vermek zorundayım.

Genç kadın yüzünde soru işaretleriyle kendisine uzatılan kağıdı aldı.

-Peki, teşekkür ederim.

-Okumayı unutmayın lütfen

Genç kadın hafif bir dudak bükme hareketi ile belki der gibi diyerek tezgahtan uzaklaşırken bebeği ve kağıdı sırt çantasının içine yerleştirdi.

Fermuar çekilirken yeşil bez bebeğin turuncu düğmeli gözleri yerlerinden fırlayacak gibi olmuştu. Zifiri karanlık ve ses onu öyle korkutmuştu ki. Tezgahta duran arkadaşlarının boşluğunu birden hissetti. Daha dün onu diken ana her bir iğne dürtmesinde ne öyküler anlatmıştı ona. Ama öyle sesli sesli değil, iğnenin deliğinden ipi geçirirken, kumaşı birbirine iliştirirken içten içten konuşmuştu diken ana. İğne yanlışlıkla eline battığında bile “Bunun bir de çuvaldızı var, iğneyi eline hiç batırmayanlar bir de” deyip, her defasında kara bir mendile silerdi kan sızan parmağını. Nedense sevmiyordu kimliği olmayan kırmızıyı ve görmek istemez gibi siliveriyordu hiç ıh demeden.

Biz bir top kumaştık, ne olacağımızı bilmiyorduk. Nasıl biçerlerse öyle şekil alacaktık. Paspasta olabilirdik, güneş sızmasın diye dikilecek perde de. Her şey olabilirdik. Diken ana bizim poşetimizi sıyırırken sevgisini hissettirmişti bize. Sevgiyle değdi elleri, gözleri…

Bir süre yatağının üstünde tuttu bizi. Şiirler okudu umut dolu, romanlar biz de o zaman duymaya başladık diken ana’yı. Bir gece rüyasına bile sızdık. O bizi açtı bir ormanın içinde dolaştık diken anayla birlikte. Onunla birlikte üniversite sıralarında oturduk, bir delikanlı tuttu elinden telli duvaklı gelin oluverdi, derken mahkeme salonunda sesini duymadığımız diken anamızı duyduk “kadına yönelik bu saldırılar yasalar sertleşmedikçe şiddetle artacaktır!” , evine girdik yeşil umuttur deyip derin soluk alıp adım attığında onunla. Eşi onu döverken evin siyah mobilyaları yuttu bizi. Derken can havliyle diken ananın onu ittiğini ve adamın da büyük bir gürültüyle kırılan camlarla beraber aşağıya düşmesiyle polislerin arasında giderken eteği oluverdik. Hıçkırıklarla uyandı, bizi buldu, geceyi koynuna almış saatlerde yatağında uzanmış bizi.

Bir sabah elindeki kitabı, çay bardağını koydu bir kenara biçmeye başladı bizi. Yeşildik yemyeşil. Bizden çektiği iple dikiyordu bizi. Diyordu ki, insan gibi insan olacaksınız. Biz olamadık, biz aynı hazne de aynı iple oluştuk ama dünyaya gelince ilk nefesle büyüsü kaçmış bir cennet oluverdik her birimiz. Adımız, okumuşluğumuz, şehrimiz farklı kılmamalıydı bizi. Kadın ya da erkek olmamızda, yaşımız, yaşadıklarımız ayrıştırmamalıydı bizi mayamız insan olarak kalsaydı. Siz öyle olmayacaksınız bebeklerim, siz öyle olmayacaksınız. İnsan gibi insan olacaksınız.

Bakın şu Leylim’e kuzum daha 19 unda, ilk getirdikleri gün upuzun adına yaraşır kuzguni siyah saçları vardı. Eli ayağı titriyordu bahar dalında yaprak gibi. O günün sabahı mıydı birkaç gün sonrası mı bir sabah bir baktık elinde ekmek bıçağı saçlarını kesiyordu. Hiç durmadan dokunduğun hiçbir tel kalmayacak diyordu. Garibimi daha ilk reglisinde gelin etmişler vakti geldi diye köyünün en altını bastıran en ellili yaşlarında bir adama daha yaşı 14 e varmamış. Bir kız bebeği olmuş senesine adettendir deyip süte vermemişler koynuna, verdiklerinde de artık çok geçmiş isimsiz toprağa vermiş bebesini. İki yıl sonra aynı darbeyi yaşamış kuzucuk. Derken adam güçten düştü denmesin diye başlamış mavi haplardan almaya, o ne deyince vitamin der savarmış başından. Haplar bittiğinde adamın yazın kurumuş dereler gibi olduğunu keşfetmiş Leylim. O öyle diyor hani diyor bizim köyün kışın coşan deresi yazın kabuk bağlarcasına kaybolur ya hem valla hem billaha öyle oluyordu adam. Bir gün şeytan fısıldadı bana dedi ki paketin tamamını katıver çorbasına ne olacaksa bir gece de olsun şehre gittim geldim diyesiye iki üç hafta nadas görürüm deyip içirmiş bir güzel çorbayı adama. Meğer adam kalpti, şekerdi başka ilaçlar da alıyormuş kalbi duruvermiş en mutlu anında. Tabi Leylim çığlığı basınca adamın çoluğu çocuğu bilmem kaçıncı karısı hepsi Leylim’i suçlamışlar, ağzını burnunu düzlemişler kuzucuğun. Hoş adamın durumu traji komik olmasa savcı gelmez, olay da ortaya çıkmazmış ama (ki çoluk çocuk durum ortaya çıkınca gurur yapıp başka ilaçlarla zehirlediğini söylemişler başsağlığına gelenlere) gülerken iktidarını ilan edip terki diyar ettiği için pek gözardı edilememiş bu durum. Tabi bizim kuzucuk da…

Sözünü anlatması bittiğinde ilk Özcan tamamlanmıştı. Teneke bir kutu aldı eline diken ana, hepsi bizim gibi birbirinin aynı güneşten koparılmış da kutunun içine doldurulmuş gibi duran turuncu düğmelerden ikisini alıp göz yapıverdi. Gözlerin güven olsun bebeğim. Gözlerine bakan güvenin umut veren ışığını ta içinde hissetsin diyerek sıvazladı, öptü birer birer gururla koydu yatağına.

Sessizlik nakşediliyordu, bakıp da anlayana. Sessizlik çok çenesi düşüktü aslında da dinleyip de duyana.

İlk Ayhan mıydı? Sonuncusunda mıydı? Geçmiş gün… Nida’nın hikayesini anlattı biçilirken bedeni. Yemenisinin oyaları değiyordu diken ana’ya, yardım ederken tombula kaçan küt parmaklarıyla bizim bir ucumuzdan tutmuştu.

-Ah ablam be tutmadılar bizi şu çaput gibi bir yanımızdan, tutan olmadı. Kim tuttum dese paçavra gibi harcadılar beni.

Diken ana gözleriyle dinledi onu da, tıpkı gözleriyle bizimle konuştuğu gibi. Elleriyle sıvazladı yemenisinin sıyrığından çıkmış bir tutam saçı, tıpkı her sevgiyle kucakladığında bize yaptığı gibi.

-Ablam, bi çözülse şu dilin bir anlatsan, hem avukatmışsın sen; bize daha çok yardımın olurdu. Yazıyorsun ama almıyor ki bizim kafalar. Bak benim başıma gelene. Aha bizim Leylim gibi erkenden evlendirdiler beni de. Ses etmedim. Kocaya kadın, sülalesine ev de bahçe de hep hizmet ettim. Ödül olarak da her fırsatta dayak yedim. Aman dedim iki evladım var sabret Nida, gözünün yağları kızların senin kaderine çekmesin. Düzelir elbet bir gün düzelir herşey dedim. Çocuklar büyüdükçe babalarının eve geliş saatleri onlara da işkence gibi gelmeye başlamıştı. Artık alkolün onu değiştirdiğini değil bilakis kötü olduğunu kavramıştım. Üstelik benim etimden etler kopartılırken onu doğuran, yetiştiren anası da kadın değilmiş gibi hiçbiri dur demiyordu. Artık sıranın kızlarıma geldiğini anlamıştım. Başlarına bir hal gelecek diye dayağa daha bir dayanıklı olmaya başlamıştım. Bayılıp kalmayayım da öfkesi iyice tükensin kızlara dönüvermesin diye. Ama ne çare, evlatlarımda bu bitmeyen dayakta yerlerini almışlardı. O gün abla Allah ne verdiyse sabahtan bir nasiplenmiştim. Bu içmiş içmiş yine döndü eve hırsını tam alamamış ya, bir fasıl daha dövecek beni kuzularım evde ne kadar dayağa dahil olan şey varsa der top ediverdiler. Bu da ellerini kullanmak zorunda kaldı. Kızlardan bir ara atlama iplerini istedi, yok cevabını alınca da ben yarın silah bulup bu kadını öldürmez miyim diye yine vurdu vurdu…

Ayhan’ın dikimini bitirmiş diken anne gelecek sözleri hissetmiş gibi ipliği dişlerine götürüp, Nida nın gözlerine bakmaya cesaret edemeyerek koparttı. Göbek bağı kesilmiş bebek gibiydi bilmem kaçıncı Ayhan.

Nida daldığı derin kuyudan büyük bir iç çekişle çıktı. O günü yaşıyor gibi sanki kuyunun tüm suyu üstüne yapışmış gibi terlemişti.

-Koşuştururken mutfaktaymışız… eline piknik tüpünü geçirdiği gibi suratıma salladı. Yoruldu zağar ben ağzımdan burnumdan gelen kanı kollarıma silerken onun sızmış haline baktım. Kuzularıma baktım. Benden nefret edip, boşanmayan, bırakmayan yirmi yıla yakındır kadını… Kadın! Kadın olmak ne ki abla?

Eliyle kovaladı soruları Nida. Yine dalmıştı kuyusuna. O sırada umutlara hasretliği küstürmek istemezcesine turuncu düğmeleri eline aldı Diken Ana. Yutkundu.

-ben öyle yaşamadığım çocukluğuma, doğurduğum çocuklara bakarken baktım uyanıyor. Nasıl oldu bilmiyorum bu sefer de ben tüpü geçiriverdim kafasının çatına. Baktım sarhoş sendesinde ama bir şey olmuyor, korktum dedim bu sefer kesin öldürecek bizi. Bıçak sımsıkı ellerimde, bıçak onun böğründe… kabus bitti. Filim gibi olsa yaşamlar keşke abla, olmadı bu sahne deyip tekrar çekiverseler bizim hayatları başa alıp. Ta babamı, beni kocaya veren babamı değiştirerek başlardım hayata. Ya da erkek olarak…

Son sözüne diken ana öyle bir bakış attı ki, Nida sustu.

-Çayın bitmiş ablam hele ben bir doldurayım. Ah be ablam çay bile yineleniyor da bizim yiten hayatlar

Diye söylene söylene uzaklaştı anlattıklarından yorgun düşen Nida. Diken Ana Ayhan’a şöyle bir baktı. Bir daha baktı, öptü gözlerinden onu da arkadaşlarının yanına bıraktı.

Çoğalıyorduk günler geçtikçe sayılarımızı bilmiyorum tabi. Fikretgillerden birini dikerken Hasibenin öyküsü karışıverdi pamuğumuza. Nasıldı? Hah hatırladım. Hasibenin kocası ekmeğini kağıt toplayarak kazanıyormuş. Şehrin insanları tıngır mıngır sallanan beşiklerinde uyurken o sokak sokak dolaşıp naylon çuvallarla yükselttiği el arabasına rızkını bulup basıyormuş. Ne kadar çok o kadar para demekmiş. Para dediysek de birinin kağıt alış veriş torbasını dolduran bir kazağın parası çıkarsa çok şükürmüş hani. E evde üç çocuk bir de hatun alnının terinden süzüleceği bekliyormuş. Gecelerden birinde Hasibenin kapısı çalmış bir baksa ev sahibi, açmamış kapıyı erkeği olmadığını belirterek. Ev sahibi ısrarcı, kapıdan olmazsa pencereden deyip dalmiş evine. Hasibe panik içinde kendisine fenalık yapacağını sezinlediği adamdan korumaya çalışmaya başlamış.

Hasibe kurtulmaya çalıştıkça adam onu yakalayıp öpmeye çalışıyormuş. Derken o arbedede kırılan sandalyenin bacağını saplayıvermiş adama. Kırık cam, kırık eşya, kırık bir hayata dönüşüvermiş. Hasibe tehdit olarak algılanıvermiş. Akan kan kendisinin olmayınca. Ve ortada giden bir namusta yokmuş üstelik.

Diken Ana sırf öyküler anlatmadı ki bize, ya da anlatılmadı ona. Daha neler neler anlattı. Ah derdi birileri bir yerlerde türkü dinliyorken;

-Kadınların memesini karıştırmayaylardı, şalvarını. Hangi kadın ozan türkü yakmış ki erkeğin orasından burasından ötürü yandım diye?

Yemek yerken bile söylenirdi bazı bazı;

-Kadın budu köfte, dilber dudağı, hanım göbeği…

Hele televizyon açtılarsa daha hızlı düşünmeye başlıyordu, ellerinden temizlik bezi eksik olmayan kadınlar, şehvetle açılıp kapanan dudaklar, şuh sesler… yapmayın yapmayın arkadaşım kazanmayın bedeninizi sömürttürerek o parayı. Sırf o sergilediklerinizi bulamadığı için kaç kadın kadınlığı dayak ve çalışmakla sınırlı sanıyor fikriniz var mı?

Diken ana dikişinden de hızlı düşünüyor hızlı konuşuyordu tüm sessiz sesliliğiyle.

Bir gün hasır bir sepetin içine her birimize elleriyle hazırladığı isimliklerimizi iliştirmeye başladı. Evladından ayrılan ana misali hisli hisli yerleştirdi bizi. Damlayamayan göz yaşı değse sanki biz de nefes alıp verecek, anamızın eteklerine sıralanıverecektik bir anda. Anlamıştık anamızdan koptuğumuzu.

Eline bembeyaz bir kağıt aldı, bir de kalem. Yazmaya başladı zihninden geçenleri Diken Ana.

Merhaba,

Elinize aldığınız yeşil kumaş bebeğin adı üstünde bulunan etikette yazmaktadır. Ya Özcan, Ya Ayhan ya da Fikret.

Ne önemi var isimlerinin, hepsi birbirinin aynı diyorsunuzdur muhtemelen. Saçları olmayan, dümdüz yeşil çaputtan, turuncu düğmelerden yapılmış el dikmesi oyuncak bebek bunlar altı üstü. Diken kendini üstün sayıp bir de bu kağıt parçasını okumayı şart koşmuş bize, demeyin; OKUYUN LÜTFEN.

İsimleri ilk duyduğunuz da aklınıza ne geldi? Bu bebeklerin erkek olduğu mu? Ya da kadın? Ne de olsa bu isimler iki cinsiyet için de geçerli değil mi?

Bu bebeklerin biz insanoğlunun cinsiyet ayrımcılığına dikkat etmek için diktim. Diktik. İnsanlar dünyaya gelirken hiçbir ayrım yapma hakkına sahip değildirler. Aynı koşullarda varolurlar ve bir şekilde üç aşağı beş yukarı ana karnından da çıkarlar.

Mesele çıktıktan sonra başlar, bulundukları koşullar, gözlerini açtığında onları karşılayanlarla,, Bulundukları toplumun onlar dünyaya gelmeden önce bir şekilde kabul ettiği kuralların göbeğinde kendi kabullerine sunulmadan şartlanma ile yerlerini alıverirler.

Oysa ki bu yeşil bebeklerden hiç farkı yoktur dünya ya gelişlerinin. Kadın ya da erkek olmalarının da. Dünya da yaşamlarını sürdürmeleri için alacakları eğitimin, terbiyenin, yeme ve barınma sorunlarının, cinsel ihtiyaçlarının.

Kefen gibi biçilmiş giydirilmiş olmasaydı şayet.

Siz bu bebeğin sahibi evinize yer açtığınız bu bebek demir parmaklıklar arkasında sırf kadın oldukları için uğradıkları şiddet, cinsel istismar, muameleler, baskılar neticesinde; bir şekilde yaşamda kalmak adına, her hangi bir psikolojik bozukluk ya da zevk adına değil de gerçekten yaşamda kalmak adına mahkum konumunda olan kadınların emeğini elinizde taşıyorsunuz. Onların ellerine ya da ruhlarına sıçrayan kan size bulaşmasın diye de bu satırları sizden okumanızı rica ettik.

Sizin kadın ya da erkek olmanız bizim için önemli değil. Bizim Yeşil Bebeklerimiz insanlığın muradı olsun istedik, gözleriyse gün ışığı gibi eksilmesin pencerelerinizden güvenle bakın yarınlara, yarının çocuklarını bu insanlık bebekleri gibi ayrımcı olmadan büyütün istedik. Büyütün ki onların yetiştireceği kuşaklarda şiddetin, hiçbir şekli yeryüzünde kalmasın.

Sevginin kazanacağı günlerin tohumlarını hep birlikte atmak umuduyla,

Sevgilerimizi sunuyoruz.”

Diken Ana

Arşiv - 11:14 A A
BENZER HABERLER

YORUM BIRAK

YORUMLAR

Hiç yorum yapılmamış.