TÖB DER efsanesi – Züleyha Akın

Kimse ama hiç kimse dışarıdan gelen öğretmene “neden, niçin geldin” diye sormazdı. “Hoş geldin hocam” derler gelenin tozuna, toprağına bakmaksızın kollarını açarak kucaklardı.
Arşiv - 2 Mayıs 2021 21:51 A A

“Pencereden dışarı  baktığınızda güneşi saklamıyorsa gökyüzü, sizden önce birileri yaşadığınız günlerin bedelini ödediği içindir.”
Nevzat Çelik

Doğunun veya Güney Doğunun uzak dağ köylerinde haksızlığa, hukuksuzluğa uğrayan öğretmenler Ankara’ya gelirler, (eski Hipodrum çaprazındaki) eski AŞTİ’de otobüsten iner inmez deyim yerindeyse ayağındaki çarığıyla, çamuruyla Maltepe Kızılay güzergâhından genel merkeze gelirlerdi. Nasıl gelirlerdi derseniz yanıt verebilirim. Genellikle sabahın 7.00’si olurdu. Anahtar ya paspasın altında olurdu ya da elektrik sayacının alt kısmında… Gelen öğretmen o saatte kapıda beklemez, anahtarla kapıyı açarak içeriye girer çayını koyar ve beklemeye başlardı. Yolda aldığı sıcak Ankara’nın meşhur kara simidi de olmazsa olmazıydı.

Bahse konu ettiğim ofis iki oda bir ara diye tanımladığımız bir yerdi. Hala düşündüğümde onca insanın içine nasıl sığdırıldığına hala aklım ermez. Evet, halkın deyimiyle bakla oda, nohut sofaydı fakat kapısı son derece devasaydı. Kimse ama hiç kimse dışarıdan gelen öğretmene “neden, niçin geldin” diye sormazdı. “Hoş geldin hocam” derler gelenin tozuna, toprağına bakmaksızın kollarını açarak kucaklardı. Kim olursa olsun, hangi fraksiyondan olursa olsun bu duruma bakılmazdı çünkü gelen kişi TÖB DER üyesiydi.

Derken 12 Eylül süreci yaşandı ve TÖB DER Genel Merkezi tüm şubeleriyle kapatıldı.

Yıllar sonra sendikalaşmanın önünü açmak için Eğit Der kuruldu. Arkasından Eğit Sen ve Eğitim İş ve uzun uğraşılardan sonra iki aktif sendikadan (birilerine göre çok da aktif olmayan) Eğitim Sen’e evrildi.

Eğitim Sen yönetimi dışarıdan (uzaktan) gelen tozlu topraklı öğretmenlerin ayaklarının tozuyla kendilerine ulaşılmasından rahatsızlık duydu mu bilinmez ama farklı bir yöntem izlemekten geri durmadı.

Süleyman Demirel’in yıllarca oturduğu Güniz Sokak’a yakın bir yerde atıl kapasitedeki eski bir oteli gözlerine kestirip uzun bir süre tadilatını yaptırıp oraya taşındı. Burası 5 yıldızlı otel kalitesinde olmasa bile 3 yıldızlı oteldi. İdari bölümler ve üst katlarda misafirhaneler oluşturulmuştu.

Bu adresin özelliği şuydu. Taşradan gelen öğretmenlerin bu adrese ulaşması zor olacaktı. Bir de zengin bölge olduğu ve bu bölgede oturanların özel araçları olduğu için buraya dolmuş veya otobüs işlemiyordu. Gelenler buraya ulaşmak için taksi tutmak zorundalardı. Dolayısıyla buraya çok daha az kişi gelecekti. Öyle taşradan gelen öğretmen eliyle koyduğu gibi bulamayacaktı ki…

Misafirhane dedim. Misafirhane yönetimin aşına olduğu bazı öğretmenlerin dışında birçok meslek gruplarına açıktı. Yeter ki parası olsundu. Para derken buradaki ücret son derece düşüktü. O nedenle (lütfen ifademi yadırgamayın) 9 karılı bir ağa üst katlardaki suit odanın 365 gününün ücretini ödeyerek kapatıyordu. Bu oda yılda birkaç kez kullanılıyor olsa bile hiçbir öğretmene tahsis edilemezdi çünkü ücreti peşin ödenmişti.

Bundan yaklaşık 10 yıl önceydi. İnternete sahibinden kiralık ilanı vermiştim. Genç bir kız aramıştı. Sınavda oldukça yüksek puan aldığı halde 7 yıldır tayini yapılmamış bir öğretmen, belki de görevinden atılmıştı. Bursa’dan Ankara’ya gelmiş ve DTCF’sinde master eğitimine kayıt yaptırmıştı. Kiralık evimde oturmak istiyordu fakat iş buluncaya kadar birkaç veya belki de daha uzun bir süre kira ödeyemeyeceğini söylemişti. Hopa’da doğmuş, anne babasını yitirmiş, bebeklikten bu yana halası büyütmüş ve okutmuştu. Bir de sözlüm dediği bir erkekten suçlu gibi ezik söz etti. Ben de kendisine eve bakmasını ve beğenirse bir süre kira vermeden oturabileceğini söylemiştim. O zaman anladım ki kızın hiçbir ev eşyası yoktu. İşin kötüsü eşya alacak parası yoktu.

Ben kendisine nerede kaldığını sorduğumda (Ankaralılar bilirler) Olgunlar Sokak’ta bir otelde kalıyormuş. Merkeze yakın olsun ve bir de tenha bir yer olmasın, güvenilir bir yer olsun diye de bu pahalı oteli seçmişti. Ben kendisine “ siz neden Eğitim Sen Misafirhanesinde kalmıyorsunuz? Bahsettiğiniz otelin 7 de 1 fiyatınadır” dediğimde “ben bu sendikanın çok eski üyesiyim. Buna rağmen bana yer olmadığını söylediler. Oysa Doğu’dan gelen 9 karılı köy ağası (beni bağışlayın bu ifade bahse konu ettiğim öğretmenin ifadesidir) bir yıl boyunca belki 10 kez geleceğini bildiği halde 1 yıllığına kapatıyor ve ben hiçbir şey yapamıyorum” demişti.

Öğretmenin ifadesi doğruydu. Uzak şehirlerden gelen öğretmenler kendilerinin olan misafirhanede kalamıyordu. Her defasında “bütün odalarımız dolu” denmekteydi. Oysa uzak dağ köylerinde yaşam mücadelesi veren öğretmenlerin ödedikleri aidat ve bağışlarla oluşturulmuştu.

Bu işte bir yanlışlık vardı. Hem de ciddi anlamda bir yanlışlık söz konusuydu. Bizler işsiz kaldığımız dönemlerde bile üyelik aidatımızı bir şekilde ödüyorken üyelerin bordrolarından kesilen aidatlardan oluşan bir ortamda 1 gece bile kalamıyorduk.

Yine 2000’li yıllarda Ankara Büyükşehir Belediye bütçesinin medarı iftiharımız olan belediye başkanı sayesinde dibe vurduğunda (fıskiye kırılma olayını anımsayalım) Eğitim Sen Genel Merkezinde bir yönetici şöyle diyordu. “Bizim sendikanın bütçesi büyükşehir belediyesinin bütçesini bilmem kaç kez katlar.”

Bizler bilmem kaç kaplan gücündeki voltranlığımızı kendi insanımıza sunamazken bilmem hangi partinin genel başkanı ve meclise vekil olan akademisyen bu yerde yıllarca kalmıştır. Kayıtlarda var mıdır bilmem, belki de farklı bir isim yazmışlardır.

Nedeni şudur. O yıllarda vasat bir otelde kalmanın ücreti ortalama 100 lira iken burada açık büfe kahvaltı ve yatak dahil 27 liraydı. Ücretler arasında bu kadar bir uçurum söz konusuydu.

12 Eylül’ün üzerinden tam olarak 20 yıl geçmişti. Bir gün toplantıya davet edilmiştim. O gün saat 14.00 te başlayacak olan toplantı saat 16.30 olduğu halde henüz başlatılamamıştı. Biz yani bir grup arkadaşım toplantının başlayacağı saatten önce orada olduğumuz halde çağrıcılar otomatiğe bağlanmış gibi her yarım saatte bir “arkadaşlarımız trafiğe takılmış olabilirler, biraz daha bekleyelim” diyorlardı. Asansör sesi duyuyorduk, zile basıldığında kapı açılıyor içeriye 2 veya 3 kişi giriyordu. Yeniden bir yarım saat daha uzatılıyor arkasından 2 veya 3 kişi katılıyordu.

Saat 16.30’u vurduğunda aramızdan bir kişi söz almak istedi ve şöyle demişti. “Bakın arkadaşlar, şu anda ismini anımsayamadığım ünlü bir düşünürden söz edeceğim. Sizler benim her şeyimi alabilirsiniz. Evimi, arabamı ve paramı… Ben tekrar çalışır kazanırım. Sizler benim de her şeyimi alabilirsiniz lakin zamanımı alamayacaksınız. Çünkü kaybedilen zaman bir daha telafi edilemez. Ve ben şu anda sizin bu davranışınızı protesto ediyor ve toplantınızı kendi özgür irademle terk ediyorum” demişti.

O anda ben isterdim ki bu konuşmanın akabinde birçok insan bu duruma tepki olarak salonu terk etsin. Konuşmayı bitiren kişi salonu terk ettiğinde salondakiler çay ve sigara içerek sohbet etmek modundaydılar.

Ben de birlikte hareket ettiğimiz bir grup arkadaşlarımla birlikte salonu terk etmiştim. Kapıdan çıkarken salondaki insanlara baktığımda bize uzaydan gelmişiz gibi bakmaları da işin ilginç bir boyutuydu.

Yine o yıllarda yaşanan bazı olumsuzlukları (!) buraya yazmıyorum. Basına yansıyan yaşananlar herkesin bilgisi dahilindedir. Benim amacım kurumları değil o kurumların başına getirilen insan profilinin yanlışlığıdır. Elbette demokratik yolla yani seçimle gelmişlerdir ama genel kuruldan en az 3 gün önce isim listeleri hazırlanmıştır. Genel kurulda hazırlanması zaman alır. O yorgunluğa ne gerek var ki 3 gün önce hazırlanır. Ayrıca “kutsal ittifak” konusuna hiç girmeyeceğim. Halef – selef ilişkisi her daim geçerli olmuştur.

Bütün yaşanan olumsuzlukların sonucunda demokratik kitle örgütleri sürekli olarak kan kaybına uğramıştır. Sendika yöneticileri ne yazık ki üyelerini sahiplenememişlerdir.

Pandemi sürecinde okulların bazı sınıfları örgün eğitime açılmış, derse giren öğretmenlere aşı yapılmayarak Covid 19’a yakalanma riskiyle karşı karşıya bırakılmıştır. Sağlık çalışanları gibi risk faktörü nedeniyle yakın zamanda öğretmenlerin ölüm haberlerini duyacağız. Bu sorunları çözecek olan kurum sendikalardır.

Bertolt Brecht’in dediği gibi, büyük sıçrayışı gerçekleştirmek isteyen, birkaç adım geriye gitmek zorundadır. Bugün yarına dünle beslenerek yol alır.

Züleyha Akın – 17.4.2021 / Ankara

Bertolt Brecht Sözleri / Bilge Sözleri
Büyük sıçrayışı gerçekleştirmek isteyen, birkaç adım geriye gitmek zorundadır. Bugün yarına dünle beslenerek yol alır.

Arşiv - 21:51 A A
BENZER HABERLER