Tekel işçisinin ‘direniş’ anısı – Züleyha Akın

“Konfederasyon binasından kovulduğumuz gün, geceye evrildiğinde Ankara’nın ayazı yavaş yavaş tenlerimize vuruyordu.”
Arşiv - 31 Ocak 2021 20:51 A A

2009- 2010 yıllarıydı. Ankara’ya işlerini kaybetmek üzere olan Tekel işçileri gelmişler; özelleştirmeye karşı var güçleriyle mücadele ediyorlardı. Sakarya Caddesi üzerinde Türk İş Federasyonu’nun önündeydiler. Türk İş binasının zemin katında bir süre gecelemişlerdi. Fakat sonra Ankara Valisinin baskısıyla, zaten işçi düşmanı olan sendikacılar, federasyona bağlı sendika üyesi işçileri zorla dışarıya çıkartmışlardı.

Hal böyle olunca, sendika binanın çaprazındaki eski Orman Evi’nin bulunduğu bölgede gecelemeye başladılar. Bir Tekel işçisi o geceyi şöyle anlatıyordu:

“Konfederasyon binasından kovulduğumuz gün, geceye evrildiğinde Ankara’nın ayazı yavaş yavaş tenlerimize vuruyordu. Karşı binadaki çay ocağından çay istiyorduk, çaycı çayları yanımıza getirinceye kadar soğuyordu.”

O gece 20 Tekel işçisi kadın, birer pvc sandalye bularak battaniyelere sarılarak geceyi geçirmeye karar vermişlerdi.

Tekel işçisi kadın o anı şöyle anımsıyordu: “Gecenin ilerleyen saatlerinde soğuktan tir tir titriyorduk. Başımıza birer nöbetçi bırakarak yavaş yavaş bedenimizi uyumaya bırakıyoruz, tam derin uykuya dalacağımız zaman nöbetçi omuzlarımızdan bizi sarsarak uyumamıza engel oluyor. Çünkü hepimiz uykuya dalarsak soğuktan donarak ölebilirdik. Önceleri birbirimize kısa kısa öyküler ve kendi anılarımızı anlatmaya başladık. Bir arkadaşımız türkü söylemeye başlamıştı. Birbirimize kenetlenmiş ellerimizi birleştirerek ısınmaya çalışıyorduk. Birimiz gözlerini kapattığında yanında ki kadın arkadaşımız onu sarsarak uyumasını engelliyordu. O gece bize çok uzun gelmişti. Bir türlü sabah olmuyordu.”

Ben her türlü saldırıları ilk göğüslemek için işçi kadınların çaprazında ayakta bekliyorum. Benim sandalyem yok. Kaldırım kenarına oturmak beni daha çok üşütecekti. Titremeye başladım. Dişlerimin birbirine vurmasından dolayı utanıyorum. Üşüdüğümü belli edersem kadınlar beni evime gönderecek. Evime gitmek istemediğim için direniyorum. O anda dilimin ucuna gelen sözler ağzımdan dökülmeye başladı.
“Mevlam gör diyerek iki göz vermiş
Bilmem ağlasam mı ağlamasam mı
Dura dura bir sel oldum erenler
Bilmem çağlasam mı çağlamasam mı

Yoksulun sırtından doyan doyana
Bunu gören yürek nasıl dayana
Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana
Bilmem söylesem mi söylemesem mi”

Yiğit muhtaç olmuştu kuru soğana. Biz, soğan ekmekten vazgeçmişiz, gece soğuktan donmaz sabaha sağ çıkarsak sorun yoktu. Sabaha karşı ayaklarımız uyuşmuş, parmaklarımızı kıpırdatamaz hale gelmiştik. Erkek arkadaşlar belli aralıklarla bizi kontrol ederek tekrar ilerdeki kontrol noktalarında nöbet tutuyorlardı. O sırada bir erkek arkadaşımız elinde çalı çırpıyla geldi. Üstüste koyarak ateşledi. Ağır bir duman kokusu etrafımıza yayıldığında şaşkın bakışlarımızla ateşe bakmaya başladık. Ateşi ilk bulan vahşi insanların bakışı vardı sanki! Ateşin etrafında daire oluşturarak ellerimizi ısıtmaya başlamıştık ki ateş sönmeye başladı!

Baktık olmuyor sabaha karşı elele tutuşarak halay çekmeye başladık. Bir yandan aklımıza gelen türküleri ve marşlarımızı söylüyoruz. Gece karanlığı yavaş yavaş kendisini aydınlığa terk ettiğinde uzaktan bir öğrenci grubu bize doğru geliyordu. Ellerinde yeşil kırmızı flamalarıyla Gençlik İnisiyatifi dörder kişilik sıralar oluşturarak geliyorlardı. Bir tek sloganları vardı. “Asla Yalnız Yürümeyeceksin! Asla Yalnız Yürümeyeceksin!” Donakalmıştık. Bu beklemediğimiz bir durumdu. Gençler coşkulu ve heyecanlı bir ruh haliyle bize doğru geliyorlardı. Yanımıza geldiklerinde işçi kadınlar tespih tanesi gibi tek sıra halinde dizilerek gençlerle tek tek kucaklaşmaya başladılar.

Üniversite gençliği ceplerinde bir-iki lira çıkartarak para topladılar. Köşedeki büfeden simit aldılar. Yere gazete kâğıdı serdik. Hep birlikte yemeye başladık. Biraz sonra sıcak çaylar geldiğinde artık mutluyduk. Neşeliydik, o gece hiç uyumayan insanlar gitmiş başkaları gelmişti sanki. Gençlik bize taze kan getirmişti!
Saat 8.00 den sonra etrafımız kalabalıklaşmaya başladı. Ankara halkı işlerine gitmeden önce Sakarya Caddesi’ne uğruyordu. Gelenlerin çoğu yiyecek ve içeceklerini beraberinde getiriyorlar. O günün gecesi yağmur yağmaya başladı. Biz bu durumdan korunmak için çadır kurmaya karar verdik ama elimizde battaniyelerden başka hiçbir şeyimiz yok. Bir arkadaşımız birkaç metrelik naylon getirmişti. Naylonu köşedeki elektrik direğine bağlayıp yandaki büfeye ulaştığımızda en azından başımızı sokacak yağmurdan korunacak kocaman bir şemsiyemiz olmuştu.

Bulunduğumuz caddede hava akımı korkunçtu. Rüzgâr ateşimizi söndürdüğü için kocaman bir varil bulup içine neyimiz var neyimiz yok attık ve ateşledik. Bedenimizin her zerresi, saçlarımızın her bir teli is kokuyordu. Ne açlık, ne uykusuzluk, artık hiçbir şey umurumuzda değildi.

Birkaç gün öncesi 8–10 katlı devasa konfederasyon binasının dibinde yaşam savaşı veren bir avuç insandık. İşçilerin aidat gelirleriyle ayakta duran Türk İş Konfederasyonu yöneticileri kendi üyelerini kapıdan içeriye almıyorlardı. Kimbilir içerisi ne kadar sıcaktı. Bizler betonun üzerinde yatmaya bile razıydık. Oysa bizim en temel gereksinmemiz olan tuvalet bölümüne bile giremiyorduk. Yine konfederasyonun binası olan otel lobisine girerek, oradaki çalışanlara rica ediyor ve koridorun en sonundaki bölüme gidebiliyorduk. Biz kadınlar tedbir amaçlı olarak tek başımıza gitmiyor birkaç kişi beraber toplanarak gidiyorduk. Ne de olsa oteldi. Başımıza her türlü kötülük gelebilirdi. Eğer otel görevlileri bizi içeriye almazlarsa barlara gitmek zorunda kalacaktık. İçkili mekânlara ilk kez giren bir kadının tepkili sözleri hala aklımdadır.

Vakıf Sanat Evi’nin sahibi mekânın anahtarını kadın işçilere vermişti. Geceleri iki veya üç vardiya oluşturup nöbet tutacaktık. 12. Günün sonunda artık uyku gözlerimizden akmaya başlamıştı. Geceleri sırayla uyuyabilecek, mutfağında yemek bile pişirebilecektik. Bara ilk kez giren Tekel işçisi kadın parmağıyla sahneyi göstererek “burada ne yapılıyor” diye sorduğunda mekân sahibi Halil İbrahim “bazı geceler canlı müzik yapıyoruz” diye yanıt vermişti. Kadın şöyle sızlanmıştı “vahhhh, vahhh başıma bu da mi gelecekti!… Kaderimizde kötü yola düşmek de varmış.” Kadına hiç seslenmedik. Zira erkek arkadaşlar SSK binasının mescidine giderek orada sıcak ortamda namaz kıldıktan sonra halının üstünde uyuyabiliyorlardı. Bir süre böyle devam etti. Bu durumu fark eden imam elinde sopayla Tekel işçilerini camiden kovmuştu. Camiden kovulan Tekel işçilerine oradaki tüm esnaflar, eğlence mekânları kapılarını sabaha kadar açmıştı.

Bu gece çok daha kalabalıktık, yarın gece daha da kalabalık olacaktık. Gecenin karanlığında gür bir ses yankılandı.

“Biz Kazanacağız!” Tekel İşçileri hep bir ağızdan gür bir sesle “Biz kazanacağız!” diye bağırmaya başladılar.

Sesleri duyanlar vardı mutlaka. Duymayanlar da vardı. Burjuvazi duyuyor duymamazlıktan geliyordu. İşçilerin bağlı bulunduğu sendikalar, kılını kıpırdatmıyor, hatta evlerine dönmedikleri için öfkelerini gizleyemiyorlardı.

Tekel işçileri bir kez daha bağırdılar. “BİZ KAZANACAĞIZ!…”

Arşiv - 20:51 A A
BENZER HABERLER