Beceremediklerim -1 / Soğan – Sarımsak

ŞİNASİ DİKMEN Hayatımda bir sürü şeyi beceremedim. Örneğin yüzmeyi doğru dürüst öğrenemedim. Sevdiğim arkadaşlarımdan Wolfgang, bundan bir kaç yıl önce eşi sevgili Petra ile bize Urla‘ya geldiler. Bir gün önceki uçuşları çok zorlu geçtiği için ertesi günü oraya buraya turist gezileri yapmadık. Dinlendiler, getirdikleri dergilerini okudular, azcık yüzdük Wolfgang‘la ben, azcık uyuduk ve akşam için […]
Arşiv - 16 Eylül 2017 20:27 A A

ŞİNASİ DİKMEN

Hayatımda bir sürü şeyi beceremedim.
Örneğin yüzmeyi doğru dürüst öğrenemedim. Sevdiğim arkadaşlarımdan Wolfgang, bundan bir kaç yıl önce eşi sevgili Petra ile bize Urla‘ya geldiler. Bir gün önceki uçuşları çok zorlu geçtiği için ertesi günü oraya buraya turist gezileri yapmadık. Dinlendiler, getirdikleri dergilerini okudular, azcık yüzdük Wolfgang‘la ben, azcık uyuduk ve akşam için hep birlikte – ben hariç, yemek yapmayı da beceremem – güzel şeyler hazırladık.
Şaraplarımızı içerken Wolfgang; “Şinasi, sana hayranım ben.” dedi.
“Aman, Wolfgang, seyircilerim gibi konuşma. Şimdi ne güzel yemek yiyoruz ve sen benim yakın dostlarımdan birisin.” diye biraz sert yanıt verdim.
Wolfgang: “Yoooo, sanatla ilgili değil benim şimdiki hayranlığım. Biraz önce birlikte yüzme havuzundaydık. Seni izledim. Ben uzun yıllar suda hayat kurtarma kursları verdim. Yani suyu ve suya girenlerin yüzme hareketlerinin nasıl olması gerektigini öğretirim yüzücülere.
“Bunda şaşılacak ne var ki?” dedim gülerek. “Senin boyun 2.05 cm, benim yüzme havuzum senin ancak dizlerine kadar geliyor.”
“Gülme!” dedi Wolfgang, “Sana hayranlığım, senin suda yaptığın tüm hareketler boğulmaya yol açan hareketlerken, sen nasıl oluyor da su üstünde kalabiliyorsun? Sen yüzmüyorsun Şinasi, suya savaş açıyorsun ve sen savaşı kazanarak boğulmadan sudan çıkıyorsun. İşte buna hayranım.”
Frankfurt‘a dönünce hemen Nordwestzentrum‘daki yüzme kurslarına katıldık. 20 yaşında genç mi genç bir delikanlı bizi önce 4-5 yaşındakilerin oynaştığı su birikintisine soktu. Orda hareketler yaptırdı ve çocuklar 65 yaşındaki bana ilgiyle bakıyorlardı. Annelerin kimisi gülümsüyor, kimisi kahkaha atıyor kimi de “Bravo” diyorlardı.
İkinci günü “Ben oraya girmem.” dedim oğlana. “Öğreteceksen su gibi bir suda öğret, gölette değil” diye itiraz ettim.
Eşimle beni daha derin bir yere götürdü. Ama ona benim “Derinliği boğazıma kadar olmayacak.” şartını zoraki kabul ettirmiştim. Eşim çok çabuk öğrendi. “Ben zaten biliyorum” dedim, ama gerçekten de derin olmayan yerlerde, yani aklıma gelince hemen ayaklarımın altında toprağı hissedeceğim derinliklerde rahatça ilerliyebiliyordum.
Ve bu genç daha sonra aldı bizi, 2,5 m. derinlikteki gerçek yüzme havuzuna soktu. Bana asistan olarak kendinden daha genç olan bir yeni yetmeyi verdi. Ben oğlanı görünce “Bu mu beni boğulmaktan kurtacak?” diye korkulu bakışlarla daha yaşlı olan delikanlıya bağırdım.
“Ama o, Kızıl Haç‘ın hazırladığı hayat kurtarma kurslarının en başarılısı. Kaç kişiyi kurtardı o!” dedi sakince.
Ben de ona “Ama kurslarda, kurtarılmaya hazır yüzücüleri kurtarmıştır o. Ben keyfimden kurtarılmaya hazır değilim, ben kurtarılmak zorunda kalabilirim. Sen yanımda olursan bu havuza girerim, yoksa yatarım şuraya,” diye havuzun kenarını gösterdim.
15-16 yaşındaki insan kurtarma birincisi karıma eşlik ederken, delikanlı bana yardım etmek için, karımın karşı kıyıya kadar yüzmesini bekledi. Karım, 25 metrelik havuzu, sanki içinde doğmuş rahatlığıyla bitirdi. Bana eliyle uzaktan işaret etti, “Hadi gel!” diye. Ben de ondan cesaret aldım, tecrübeli olan delikanlıya güvendiğim için saldım kendimi suya. Havuzun yarısına geldiğimde suyun 2,5 metre derinlikte olduğu aklıma geldi. Bana eşlik edecek olan delikanlı o sırada başka biriyle meşguldü galiba ve ben telaşla hemen kenara sığındım. O ana kadar sakin olan tecrübeli delikanlı, beni elimden hırsla dışarı çekti ve “Siz bana değil, bir psikoloğa gidin yüzme öğrenmeye. Sizin suyla cok sorununuz var. Bu sorunları çözmeden, bırakın 2,5 metre derinliği, duş kabininde bile boğulursunuz.” dedi.
“Yemek yapmayı da beceremem dedim” biraz önce.
Annemin koynundan ablamın kucağına düştüm, ondan hemen yatılı okula girdim ve daha okul bitmeden evlendim. Gördüğünüz gibi benim yemek yapma yeteneği kazanma hırsımı kadınlar törpüledi. Ben de her kreatif erkek gibi karıma “Sen şu köşede otur, bir seyler ör, ütüleri yap ya da arkadaşlarınla briç partilerine katıl. Sen gelene kadar ben yemeği hazırlarım. Ne yemek isterdin bu akşam sevgilim?” demek isterdim.
Karıma ne zaman rica etsem, “Bana yemek yapmayı öğret, mesela bugün akşam yemeğini hiç olmazsa birlikte yapalım ki ben yeteneğimi geliştereyim” desem, o “Sen soğanları soymaya başla!” diyor. 15 yıldır soğan soymanın ilerisine gidemedim. Ha, sarımsak soymayı da bayağı geliştirdim. İnternetteki her türlü soğan ve sarımsak soyma metotlarını biliyorum. Salata da yaparım. Yanlız salata sosuna karım beni karıştırmaz, “Ya tuzunu fazla koyuyorsun, ya limonu unutuyorsun. Sen salatalıkları temizle, yeter o!” diye engelliyor.
Kuru fasülyeyi bin yıllık ezilmişliğinden nasıl kurtarırım düşleri kuruyorum. Almanya‘da İskender değil, “Şinasi Kebabı” tanınmalıydı. Dolma mı, sarma mı, ne karın ağrısıysa, Yunanlıların çalamıyacağı hale nasıl getirilirdi?
Bunları bir iki kez karıma söylediğimde, “Yav Şinasi kızma ama, sen 15 yıldır doğru dürüst soğan soymayı öğrenemedin. Soğanı eline alıyorsun aynı yeni gelinin …. aldığı gibi. Korkuyorsun soğandan. Bir soğanı 15 dakika inceliyorsun. Altına, üstüne, kenarına, köşesine bakıyorsun. ‚Nerden, nasıl soyarım?‘ diye her defasında bana soruyorsun. Üzerinde soymak için mutlaka 1000 yıllık zeytin ağacından yapılmış bir tahta arıyorsun. Tahta 4, en fazla 5 cm. kalın olsun, üstü yontulmuş, rendelenmiş, hatta bir kaç kez zeytinyağıyla yağlanmış olsun istiyorsun. Nerden buluyorsun bu saçma bilgileri bilmiyorum… Unut bu entellektüel saçmalıkları! Senin yapmak zorunda olduğun SOĞANI SOYMAK ve İNCE DOĞRAMAK. Sen ‘Suç ve Ceza‘ yapıyorsun soğan soymayı. Sen soğan soyana kadar benim tencereye koyduğum yağ yanıyor, kokuyor, yemeğin lezzeti kaçıyor. Sen hala ‘Savaş ve Barış‘ oynuyorsun soğanla. Soğan soğandır Sinasi, başka bir şey değil.”
Yalan da değil dedikleri, ama bunu kendisine açıkça itiraf etmem. Karım bana soğan ve sarımsak soyma şerefini bahsettiğinden beri ben dünya edebiyatında örneklerini aramaya başladım. Yaşar Kemal soğan soyar mıydı? Bilmiyorum ama Aziz Bey‘in (Nesin) soğan soymadığına yemin edebilirim. Belki Vakıf‘ta soymuştur!!!!! Kraliçe Elizabeth eline hiç soğan almış mıdır? Ya da ne bileyim Marlon Brando! Putin! Marilyn Monroe soğan elinde nasıl kokardı acaba? Kennedy kardeşlere soğan soydurmuş mudur bu güzel hatun? Eflatun‘un soğanla ilgili düşünceleri Mevlana ile çakışıyor mu? Yoksa Sufiler soğanı Allah‘ın varlığının nedeni olarak mi görüyorlar?
Soğan ve sarımsak için tüm doktorlar “Çok sağlıklıdır, her gün bir kac diş yeyin“ derler. Ama karım bana yasak etti bunları. “Senin gibi bir entellektüel ‘Saraydan Kız Kaçırma‘yı izlerken bu kadar kokmamalı!”
“Peki ama İbrahim Tatlıses‘i dinlerken kokabilir miyim?” diye sorduğumda “Evde yanlızsan, evet” diye yanıt verince, içimden özellikle kız tam saraydan kaçırılırken, cebimden bir adet soğan çıkarıp yavaş yavaş soymak ve hatır hatır ısırarak yemek geliyor.
Tiyatrom “die KÄS”de çalışan Rusyalı bir hanım arkadaşımız vardı. Müzik hocasıydı ve bizde temizlik yapıyordu. Petersburg‘a gittiğimizde Mariinski Tiyatrosu‘ndaki opera akşamı için karım ve bana iki giriş bileti ayırdı. Oraya gidiş günümüzü unuttuğum için soğan yemiş olarak gittim. Kimse sarımsak kokusundan benim soğanın farkına varamadı ve etrafımızda genellikle Almanca konuşuluyordu. Karım da belki onlarla Almanca konuştuğu için benim soğan yediğimi eleştirmedi.
Gelecek günlerde beceremediğim bir sürü şeylerden söz etmek dileğiyle…. (14 Eylül 2017)

Arşiv - 20:27 A A
BENZER HABERLER

YORUM BIRAK

YORUMLAR

Hiç yorum yapılmamış.