Pazartesi Yazıları: Yaşam Hakkı – Kenan Çığır

“Pes be birader!” dedirtecek hızla pozisyon alıp; acıyı, çaresizliği, ölümü ranta çeviren zihniyetin yüzüne tükürememek hepimizi öfkelendiriyordu
Arşiv - 22 Ağustos 2021 23:41 A A

İçimdeki acı ve öfkeyle haberleri seyrederken çalan telefonumla ne kadar ilgilenmesem de çığlığı(!) bitmiyordu. Koltuğumdan kalkıp gözümü haberlerden ayırmadan ve kimin aradığında bakmadan masanın üstündeki telefonu açıp “efendim” dedim.

Telefon sesinin “çığlık!” olduğunu onu açtıktan sonra daha iyi anlamıştım. Çünkü uzun yıllardır dostluğundan onur duyduğum Arzu, ahizenin diğer tarafında ağzından köpükler çıktığını düşündüğüm biçimde bağıra bağıra konuşuyordu. Aynı haberleri izlediğimizi elbette bilemezdi ama coşmuştu bir kere…

“Emperyalizmin tavan yaptığı aşağılık noktayı görüyor musun?”

“Sakin ol! Ne oldu can?”

Ne dersem diyeyim beni duymuyordu.

“Şerefsizler ölen bedenleri bile sömürüyorlar. Uçaktan düşen çocukları resmedip t-shirtlere basıp pazarlıyorlar!”

“Aynı haberleri seyrediyoruz canım.”

“Görüşürüz” diyerek telefonu hızla kapatsa da televizyonun karşısında öfkesinin sürdüğünden emindim.

Emperyalizm ile yeni tanışmıyorduk. Sömürü düzeninin geleceği en uç nokta bile bizi şaşırtmamalıydı. Lakin “Pes be birader!” dedirtecek hızla pozisyon alıp; acıyı, çaresizliği, ölümü ranta çeviren zihniyetin yüzüne tükürememek hepimizi öfkelendiriyordu. Arzu da böyle bir öfke nöbetine tutulmuştu.

Zaki Anwari korkmuştu. Milli futbolcuydu. Anlaşılabilir bir çaresizlikle, ölümle yaptığı son maçını kaybetti. Bir avuç gözü dönmüş katilin insafına teslim olacağına, sonunda ölüm de olsa özgürlüğü seçmişti.

Ölümü bekleyenler de vardı…

İlk kadın belediye başkanı Zarifa Ghafari ve haber spikeri Şebnem Devran gibi…

Amerika veya İngiltere ile iş yapmış, onların yanında çalışmış… çocuklarını çaresizlikle ülkelerine dönen askerlere vermeye çalışan ebeveynler gibi…

Çaresizlikleri, çığlıkları, yardım istekleri; kasırganın ortasında bir bülbülün şakıması kadar duyulacaktı… Onlar da biliyordu.

Ölenler de vardı…

Burka giymeyi reddeden kadınların sokak ortasında infaz edilmesi gibi… ya da rejim değişikliğini protesto ederken üzerlerine ateş açılan sivil insanlar gibi…

Ne olacaktı ki?
Ne bekleniyordu ki?
Ne hedefleniyordu ki?

Bir tarafta, “özgürlük getirme” vaadiyle her gittiği ülkeye; sefalet, ölüm, gözyaşı ve kan götüren “KATİL ve faşist AMERİKA” vardı.

Bir tarafta, emperyalist güçlerin oyuncağı ve maşası olmuş soytarı din tüccarları vardı.

Birbiri için yaratılmamış iki sevgilinin seksinden, güdük ve şekilsiz bir çocuğun peydahlanacağını bilmemek bir nevi aptallıktı…

Din adına vahşet uygulayan, inanan insanları dahi dinden soğutan: Kadını, özgür düşünceyi, sanatı, sporu, farklılıkları, bireysel davranışları, sevgiyi… kalbinde, beyninde ve vicdanında barındırmayan, bir absürt piç peydahlanmıştı…

Tüm dünyanın tanıyıp, kabul edip, öyle gördüğü “terör örgütü” bir devleti ele geçirmişti.

Haberler bitmişti. Kanal kanal gezip kerameti kendinden menkul insanların konuyu salakça tartışmalarını çekemezdim. O cendereden kurtulmak için şansını kendi yaratan pop yıldızı Aryana Sayeed’in, internetteki konserini açıp dinlemeye başladım.

Bir süre sonra öfkesini bir nebze dindirmiş olmalı ki Arzu yine arıyordu.

“Bilgin olsun: ‘Bizim düşüncemizle Taliban’ın düşüncesi arasında fark yok!’ diyen zihniyeti toptan reddediyorum. Gördüklerim karşısında uzun zaman sonra bu kadar çaresiz kaldım. Bu kadar öfkeli ve bu kadar dirençli… Bu ülkenin ne emperyalist çizmeler altında ezilmesine… ne de çoluk çocuk, kadın cesetlerinin din adına soytarılık yapan katillerin ayakları altında çiğnenmesine göz yummayacağım.”

“Biliyorum canım.” Dedim.

Biliyordum…

Bu ülkeyi, şişkin egosundan, rant elde etme azminden, birilerinin adamı olma çabasından, koltuk sevdasından, “Ülkeye ne olursa olsun, partim, liderim, çevrem var olsun!” zihniyetinden… yani erkeklerin sığ ve gelişmemiş beyinlerinden kadınlar kurtaracaktı. Adım gibi emindim…

Aile erkek egemen, erk erkek egemen, din erkek egemen… spor, sanat, bilim, ticaret ve yönetimler erkek egemen olduğu sürece; dünyada huzurun, sevginin, gelişmenin ve ilerlemenin mümkün olmadığını beyinlere mıhlamanın vakti sizce de geldi de geçmiyor mu?

Dini, inancı, ırkı, milliyeti, cinsiyeti her ne olursa olsun, yaşama hakkının vazgeçilmezliğini ömrümüz olduğu sürece savunmaya devam edeceğiz ve elbette Arzu’nun dediği gibi:

Terör örgütünün anlayışı, inanışı, davranışı ve zihniyetiyle aralarında bir fark olmadığını savunanları toptan reddedeceğiz.

Günaydın… Özgürce yaşama hakkımızı korkmadan savunacağımız bir hafta… bir ömür diliyorum.

Kenan Çığır
23.08.2021
Antalya
Foto: Pixabay / Amber Clay

Arşiv - 23:41 A A
BENZER HABERLER