Pazartesi Yazıları: Küfe – Kenan Çığır

“Yaşama dair; merakı, kaygısı, öngörüsü, tesbitleri olan insanlar ihtiyarlar mı dedem? Çevresinde olup bitene karşı; kaygısız ve duyarsız olanın yaşı kaç olursa olsun genç sayılır mı ve geleceğin umudu olur mu dedem?”
Arşiv - 13 Aralık 2020 20:09 A A

Ağzına pelesenk olmuş ezgiyle, Çınar sokaktaki evinin penceresinden dışarıya bakıyordu. Beşiktaş Akat Mahallesi’ndeki evlerinde, yine bir pazar sabahı ve corona tedbirleri nedeniyle sıkıntıdan patlamak üzereydi.

“Bu sabah yağmur var İstanbul’da
Gözlerim dolu dolu oluyor bilinmez niye.”

“Romantik torunum benim, gel hele gel! Konuşalım biraz seninle…” Diyen dedesine, kafasını çevirmeden “Ne var dede?” diyiverdi!

Saniye geçmeden büyük bir pişmanlıkla dönüp ona gülümsedi. Daha dün bir video seyretmiş ve çok etkilenmişti. Bir metroda çiçek satan çok yaşlı bir kadının yanına gelen genç bir delikanlı, çiçeğin parasını verdikten sonra; satın aldığı çiçeği, çiçeği kendisine satan kadına hediye etmişti. Kadının suratındaki mahcubiyet ve mutluluk Serdar’ın aklından hiç çıkmıyordu. Dedesi de o kadının yaşlarındaydı ve o da çalışmaya mecbur kalabilirdi. Biraz da yaptığından utanarak:

“Konuşalım dedem; vakit de geçmiş olur, bilgisayardan artık gına geldi! Aptal aptal yağmuru seyrediyorum.”

“Estağfurullah, yağmur romantizmin hayat kaynağıdır. Bazen boş boş camdan bakmak, sessizliği hissetmek, düşüncelere dalmak gerekebilir. Neyse… Bugün sokağa çıkma yasağı var diye mahallede pazar da kurulmadı değil mi torunum?”

“Yok dede onun gününü değiştirdiler.”

“Eskiden pazarlarda küfeli hamallar vardı, bilir misin? Duydun mu hiç?”

“Pazarda mı? Duymadım.”

“Ahali pazara gider; küfeli bir hamal tutar, pazardan aldıklarını küfeye koyar, evine kadar taşıtırdı.”

“Dedem, o zamanlarda naylon torba, çekçek pazar arabası yok muydu?”

“Yoktu ya torunum, ipten fileler vardı. O da çok kullanışlı değildi. Gerçi keşke file ve kesekağıdı dediğimiz kağıttan torbalar dursaydı da, şu naylon belası hayatımıza girmeseydi. Neyse… sana çevre ve çevrecilikle ilgili ahkam kesmek için konuşalım demedim!”

“Estağfurullah dedem, seni dinliyorum.”

“Küfe bir simgeydi Serdar’ım o zamanlar ki ben hala öyle görüyorum. Neyin simgesiydi biliyor musun? Bolluğun ve bereketin. İnsanlar pazara gittiklerinde; üç kilo ondan, iki kilo bundan, beş kilo şundan alabiliyordu. Üretim çok olduğundan pazara gelen ürün de ucuz oluyordu. Memleketin her yeri ekilip dikiliyordu.”

“Çok almak bu kadar önemli mi dedem?”

“Elbette değil canım benim. Bak sana bir anımı anlatayım: Yıllar önce, kardeşim Hollanda’dan gelirken yanında eski karısını da ilk defa getirmişti. Adı Gwen’di. Bu kadın; lahmacun alırız bir tane ister, bakkaldan yarım kalıp peynir ister, pazarda iki tane elma alır! Biz böyle şeyler görmemişiz! Garibimize gidiyor. Sonraları Gwen’in niçin öyle davrandığını anladım da o çoktan tarih olmuştu.”

“Alemsin be dede! Kadın ölmedi ya eşinden ayrıldı.”

“Doğrudur torunum, haklısın ayrıldılar. Gwen o yıllarda sadece ihtiyacı olduğu kadar, yettiği kadar alıyordu. İhtiyaçtan fazlasını israf ya da günah olarak görüyordu. Ne kadar da haklıymış azar azar almakta… Neden biliyor musun? Çünkü onun ülkesinde; bizdeki kadar bolluk, bizdeki kadar tarım, bizdeki kadar ucuzluk yoktu. O yıllarda yoktu, sonra adamlar denizi doldurup harikalar yarattılar ya neyse! Bizim gençliğimiz, babanın çocukluğundaki o bolluk artık yok Serdar, siz şanssız kuşaksınız.”

“Her şey var yine dede, alıyoruz pazardan işte!”

“Güzel torunum, bizim aile beş kişiyiz. Sıkıldık şu kapatma gününde evde hadi kestane pişirip yiyelim desek, iki kilo yeriz. Hepimiz çok severiz ve iki kilo bize vız gelir. Kilosu otuz beş liradan yetmiş lira… kaç kere alabiliriz? Tamam bir çok şey var pazarda ama bolluk yok, bereket yok, ucuzluk yok. Üretim az, alım gücü düşük, küfeler artık dolmuyor.”

“Artık küfe yok da dede, çekçekler de dolmuyor haklısın.”

“Dediğim gibi, küfe bir simge a oğul. Sakarya’da insan eksen, insan çıkacak kadar bereketli birinci sınıf tarım arazilerini organize sanayi yaptılar. Antalya’da portakal bahçeleri yıllar içinde ranta kurban gitti. Çukurova dediğimiz o muhteşem topraklara havaalanı yaptılar. Yedikule bostanları tarih oldu. Dereler, kıyılar, ormanlar yağmalandı. HES diye bir bela kanser gibi metastaz yaptı.

Buğday deposu olan ülkeye buğday ithal ediliyor. Hayvancılık can çekişiyor, meralar bile rantın esiri oldu. Çiftçi borçlarını ödeyemiyor; toprağını, traktörünü, evini barkını satıyor. Son yirmi yılda Avrupanın bir çok ülkesinden büyük tarım alanlarımız terk edildi. Artık köylü, çiftçi üretmiyor… üretemiyor.”

“Dedem gogool gibisin. Nereden biliyorsun bu kadar şeyi? Üretim olmadığı için de küfeler dolmuyor diyorsun değil mi?”

“Küfeler, çekçekler, torbalar varsın dolmasın Serdar’ım. Herkes ihtiyacı ne kadarsa o kadar alsın. Ama alsın, alabilsin! Pazarda on liradan aşağı bir şey mi kaldı? Tarım arazileri ekilip biçilir, çiftçiye köylüye hakettiği destek verilir, bolluk bereket içersinde her evde tencere kaynarsa… fena mı olur torunum?”

“Dedem millet çöpleri karıştırıp yiyecek arıyormuş, haberlerde gördüm.”

“Nüfus çoğaldı, üretim yok. Tarım arazileri kaderine ya da inşaat rantına terk edildi. Yatırım yok. Yeni fabrikalar açılamıyor. İş yok. Para yok. Bu corona belası yüzünden binlerce emekçi perişan; kiralarını, gazını, elektriğini, kredisini ödeyemiyor. Bunlar iyi günler torunum, daha da ızdıraplı günler bekliyor bizi… görmemek, anlamamak için kör olmak da yetmez; duygusuz ve vicdansız olmak lazım. Demem o ki torunum, çöpten yiyecek arayan o insanların ayıbı hepimize yeter.”

“Yanlış anlama da dedem, sen konuşurken küfeyi gogoolladım: Bir zamanlar, sarhoşları içine koyup, evlerine taşıyorlarmış!”

“Doğru ya unutmuşum. Eskiden küfelik diye bir deyim vardı. İçkiyi fazla kaçıranları da o pazar küfelerine koyup evlerine taşırlardı. Güzel torunum yine de evlaymış: Gündüz pazarda gece meyhanede o hamallar aynı işi yapıyormuş. Bu devirde; öğretmen gündüz ders veriyor haftasonu pazarcılık yapıyor, atom mühendisi taksicilik yapıyor. Kamuya atanmayı bekleyen sağlıkçılar, öğretmenler, mühendisler hiç bir şey yapamıyorlar ve ebeveyn katkısıyla hayata tutunmaya çalışıyorlar. Hayat ve hayal kuramıyor, sevdalanamıyorlar. Kimi de yaşamından vaz geçip, geriye acı ve hüzün bırakıyor.”

“Çaresizlik insana her şeyi yaptırır dedem, o insanları da anlamak lazım.”

“Sakın ha torunum, sakın ha! Çaresizlik bir kaçış, bir kılıf olmasın o güzel gönlünde. Yaşamak onurdur. Her şeye inat yaşamak, erdemdir. Yokluğa, açlığa, umutsuzluğa rağmen, yaşama dört elle sarılmak insan kalmaktır. Birileri farkında olmasa da, umursamasa da, değersizleştirse de bedenini… yaşamak; insanlığını cümle alemin gözüne sokmaktır.”

“Sağol dedem, ben senin torununum. Çaresizlik kılıf olmamalı ama ben de bazı şeyleri okuyorum. Bazıları tarlasını, bağını satıp zengin olmanın peşinde. Kimin umurunda ekip dikmek, üretmek. Tarlasından otoyol geçsin diye mevlit okutanlar var. Büyük çoğunluk ise hayata tutunmanın, para kazanmanın, onuruyla geçinmenin derdinde. Yani sevgili dedem; insanı, doğayı, geleceği ve dünyayı düşünmek sadece bireye kaldıysa, bu çağda bu mümkün değil.

Tabi ki halk bilinçli olmak ve üretmek zorunda… peki bu devletler ne işe yarar? Halkını, üreteni, çalışanı niye desteklemez?”

“Güzel torunum, siyaset yapma derdinde değilim. Haklısın. Sorunlar çok büyük ve bireysel çözümü mümkün gözükmüyor. Erk sahibinin politikaları halkın değil de bir zümrenin çıkarı için vücut bulursa sorunlar daha da büyüyecektir. Herkes kendini ve saltanatını düşündüğü sürece bir önceki günümüzü arar olacağız. Eskiden bu kadar vicdansız ve bu kadar duygusuz değildik diye avunacağız. Yıllar geçtikçe eskiye özlem neden çoğalır bilir misin?

Adamın biri çıkıyor bundan tam beşyüz yıl önce:
“Yarın Dünya’nın sonunun geleceğini bilseydim bile bugün bir elma fidanı dikerdim!” diye düşünce üretiyor. Martin Luther diye bir adam. Bir doğa aşığı, bir düşünür. Kapitalist sarmalda boğulmak üzere olan şimdiki halk ise; ya satayım, ya kaçayım, ya da herşeyden vazgeçeyim diyor. Eskiden üreten, çoğaltan, paylaşılanan düşünceler ve eylemler, şimdilerde sadece devletlerin ve bir kısım bireyin çıkarları için köleliğe dönüştü. Yaşadığımız çağ modern kölelik çağı a oğul!”

“Biz de modern köleler miyiz dedem?”

“Tam da öyleyiz torunum, tam da öyle. Amannnn sohbet edelim istedim ama içini kararttım. Kusura bakma, ihtiyarlar böyle çok konuşur.”

“Yaşama dair; merakı, kaygısı, öngörüsü, tesbitleri olan insanlar ihtiyarlar mı dedem? Çevresinde olup bitene karşı; kaygısız ve duyarsız olanın yaşı kaç olursa olsun genç sayılır mı ve geleceğin umudu olur mu dedem?”

“Ömrün var olsun torunum. Sabahtan beri yağmurlu şarkı söylüyordun, şimdi de Yakamoz’u şöyle de şu ihtiyar kulaklarımın pası silinsin.”

“Alemsin dedem, o şarkı da yağmurlu…”

“Eee oğul, son günlerin yağmur polemiğine selam çakmadan bu sohbet burada biter miydi?”

Arşiv - 20:09 A A
BENZER HABERLER