Pazartesi Yazıları: Hanife Sultan – Kenan Çıgır

İnsan kıymeti, büyük kıymeti bilmeyi öğrendiğimiz yaşlara geldiğimizde, ne yazık ki o koca çınarlar aramızdan çoktan gitmiş oluyor.
Arşiv - 19 Eylül 2021 20:44 A A

Yüzümde gülücüklerle uyanıp yatağa oturdum. Uzun zamandır gelmiyordu rüyalarıma. “Müthiş” tabiri… her yaptığı işe, her söylediğine, her davranışına yakışan bir insandı. Güçlü, cabbar, çalışkan, azimli ve güzel bir kadındı. Yıllar yıllar öncesi canlandı yine gözümün önünde. Bazen ne kadar da kibar olabiliyordu!

“Senin kıçın yok mu oğlum? Doğru dürüst oturamaz mısın?”

“Sana da günaydın Hanife Sultan, henüz afyonum patlamadı, bii rahat bıraksan. Şu koltukta biraz kaykılsam olmaz mı?”

“Günaydın, günaydın da gece yatmak bilmezsin, sabah kalkmak!”

Sadece gülümsemiştim…

Sebze meyve halinde katiplik sabahın köründe başladığından, pazar günleri hariç hergün sultandan daha erken yatardım. O televizyonun karşısındaki yatağında, gözlerini dahi kırpmadan bir köşebent demiri gibi oturur… üzerine toz şeker serpilmiş yoğurdunu yerken, gece yarısı yayının bittiğini haber veren İstiklal Marşı’nı dinleyip, bayrağın göndere çekildiğini görmeden uyumazdı.

O yıllarda 24 saat yayın yoktu. Biyolojik uyku saati geldiğinde”iyi geceler” denilip yatılır, sabah da “günaydın” diyerek… aydınlığa, yeni güne, yeni umutlara, kalbi otoritenin ve gücün zehiriyle kirlenmemiş insanlara selam çakılırdı.

Hanife Sultan, masmavi gözleriyle, başının tepesinde yarım bir düğüm attığı eşarbıyla, yatağında dimdik gerçekten köşebent demiri gibi otururken hala bana bakıyordu.

“Bugün nasılsın Hanife Sultan? Kızından gizli cigara içmeye devam mı?

“Eşşeoğlueşşek!”

Yediğim küfürden sonra yanına gider, başörtüsünün düğümünü hızla açar, o tatlı yanaklarından öpmeye başlardım. O da aynı tonda ama biraz daha vurgulu, aynı şeyi söylerdi.

“Eşşeoğlueşşekkk!”

Çok fazla samimiyetten, öpüşmelerden, eşarbıyla oynanmasından, cigarasına karışılmasından hiç hazzmetmezdi. Hele ki gençliğinde…

Baltayla insan kovalamışlığı, sıcak suyla adam haşlamışlığı bile vardı:

O yıllarda sobalı evlerde ki, bizim evde hep kuzine olurdu… üzerinde mutlaka kaynayan bir güğüm su bulunurdu.

Gecenin bir yarısı, ahşap evimizin ikinci katına su borusundan tırmanan hırsızın yaptığı gürültüyü duyan Hanife Sultan, kuzinenin üzerinde kaynayan güğümü alıp adamın üzerine boca etmiş, sonra da yerde acıyla yatan adama bakıp, bekçiye seslenmişti.

“Murtaza Efendi, gel şuradan şu leşi kaldır!”

O yılların bekçileri; Murtaza Efendi, Murtaza abi, Murtaza amcaydı… Halkın bekçisi, mahallenin güvencesi, saygının sevginin timsaliydi. Ahkam kesen, üst perdeden konuşan, on kişi bir arada gezip kıstırdıklarına devletin ceberrut yüzünü gösteren tipler değildi. Hepsi halk adamıydı, işvereninin gözüne girmek için halka zulüm edenlerden olmadılar.

“Seslensene bana Hanife abla, elin itiyle ne uğraşıyorsun. Gerisini ben hallederim, hadi sana iyi geceler.”

Saygı, güven, sevgi vardı.

Bekçiye de güvenilirdi, doktora da öğretmene de hocaya bile… Halkın içinden çıkmış bu figürlere, saygıyla ve içten bir sevgiyle yaklaşılırdı. Çünkü o insanlar, bu hisleri çoğu yerde gerçekten hakederlerdi. O günler güzel günlerdi…

Kara çarşaflı öğretmenlerin, inanmadıkları cumhuriyetin sevmedikleri ulusal marşına… göze batma sevdasıyla (geleceğin milli eğitim müdürü) koro şefliği yaptığı görülmezdi, mesela…

O yıllarda, bir gün gelecek, doktorların ve sağlık çalışanlarının negatif test sonucunu para karşılığı satacaklarını söyleseniz… iftira atıyorsunuz diye ahaliden bir araba sopa yerdiniz.

Hanife Sultan’ın adam haşladığı yıllarda İzmit’te İmaret yokuşunda oturuyoruz. Evimize yirmi adım ötede İmaret Camii var. Çocuğuz… Yazın tutturdu mu sultan ve kızı “Kuran kursuna gideceksiniz!” diye.

Gittik…

Üç gün sonra, kulağımı çeken hoca efendiye sultanımdan duyduğum vurgulu ve kafiyeli “Eşşeoğlueşşekkk!” lafını yapıştırınca… hoca efendiyle haftalarca köşe kapmaca oynamıştık. O sokağa girdiğinde, ben kaçacak delik arıyordum.

O zamanki hocalar, soruyu bilemediğinde ya da bir saygısızlık yaptığında en fazla kulak çekiyordu… Bademleme, taciz, tecavüz kelimelerini kimse düşünmezdi, bu kelimelerin aynı cümle içinde geçtiği bile görülmemişti.

Bekçi gerçek bekçiydi.
Doktor… derdi gücü insan.
Öğretmen… iliminde irfanında.
Hoca… işinde, gücünde, ibadetinde.

Hiçbirinin derdi siyaset, hiçbirinin derdi yaranma, hiçbirinin derdi otoritenin gözünde varolma sevdası değildi…

Ben eski zaman hocalarının, bir valiyi efendisi olarak gördüğüne hiç tanık olmadım. Duymadım, söylenti olarak bile kulağıma gelmedi.

Vali validir, öğretmen öğretmen, bekçi bekçi, hoca efendi de hocadır. Kimse kimsenin efendisi, uşağı, sahibi ya da kaderi değildir.

En azından Hanife Sultan zamanında değildi. Ahh be! Ne güzel günlerdi anneanne…

İnsan kıymeti, büyük kıymeti bilmeyi öğrendiğimiz yaşlara geldiğimizde, ne yazık ki o koca çınarlar aramızdan çoktan gitmiş oluyor. Sadece rüyalarda, sadece anılarda karşımıza çıkıyor. Kocaman bir yürek sızısıyla, özlemiyle ve zamanında yapmadıklarımızın pişmanlıklarıyla…

Tıpkı birbirimizin, mahallemizin, ülkemizin, toprağımızın, insanımızın kıymetini bilmeyip… rant, çıkar, koltuk, güç uğruna içine ettiğimiz ülkenin ve ülke insanın elimizden kayıp gittiğini anladığımızda duyacağımız pişmanlıklar gibi…

Bizler yaş aldıkça eski yaşadığımız güzellikleri anarken… birileri hiç yaşamadıkları, asla bu topraklarda yaşayamayacakları, yüzlerce yıldır çöllerde geçerli bir dilin ve yaşam biçiminin hayalinin peşinden koşuyorlar. Yüreklerinin değil, çıkarlarının aşklarını kovalıyorlar.

Lakin, gün gelecek… onlara da gün aydın olacak.

Guten Morgen Freunde.
(Günaydın arkadaşlar.)

Signori, e signora, buongiorno…
(Günaydın, baylar, bayanlar. )

Good morning… But I still sense some friends who are actually afraid to say “good morning”…
(Aramızda hala günaydın demeye korkan arkadaşlarım olduğunu hissediyorum. Günaydın…)

Herkese günaydınnn… Sağlıklı bir hafta diliyorum.

Kenan Çığır
19.09.2021
Antalya

Foto: Pixabay / TanerSoyler

Arşiv - 20:44 A A
BENZER HABERLER