Pazartesi Yazıları: Cambaz – Kenan Çığır

Gençken aşık olmaktan korkardık. Ayıptı! Zinhar yanlıştı. Savunulacak cephe, kurtarılacak vatan, örgütlenecek direniş vardı. Aşık olmak en hafif deyimiyle zayıflıktı.
Arşiv - 27 Aralık 2020 22:49 A A

Uzaklardaydım oysa, kendimden çok uzaklarda…

Bazen kulakları sağır eden bir acının çığlığında; o çocuk oluyor, o kadın oluyor, o hayvan oluyor, rüzgarda ters dönmüş yere çakılmak üzere olan bir uçurtma gibi sallanıyordum. Bazen kendimi kokan bir nefeste, açlığın mide ağrısı ile öğürürken buluyordum. Kimi zaman yurtsuz, evsiz, sürgünde beş parasız savrulurken… kah oradaydım, kah burada.

Ben bende değildim…

Varoşların çaresizlik kokan sokaklarında, hiç bir halta yaramamanın ızdırabıyla geziniyordum. İster doğalgaz olsun isterse elektrik, sayacı dönmeyen, döndürülemeyen bir evde soğuktan “it gibi” titrerken… bir başka evde; üç gün önce, onca boğazdan arttırılıp da saklanmış fasulye yemeğinin suyuna, patates doğranıp da yapılan o aşı, ev halkı ile birlikte kaşıklıyordum. Çocuklarının isteklerini karşılayamayan EYT li ve işsiz bir babanın, ve SMA hastası çocuğuna ilaç bulamayan bir annenin gözyaşlarında boğulmamak için, kahrolası burnumu hep yukarıda tutuyordum.

Ben bende yoktum ama içimde dünyanın insanı ve acısı cirit atıyordu. Bu kadar çokken nasıl da yalnızdım, bu kadar sevgiyle doluyken nasıl da sevgisiz.

Çıkageldin… Cisminle değil elbette. Her gün yazdıklarınla, her gün mesajlarınla, her gün şaşırtmalarınla, çıkageldin. Kendimle ilgili dertlerim ve kendimle ilgili heyecanlarım yokken, hatta kendimle ilgili hiç bir şeyi özlememişken… beni bana getirdin.

Kafamda binlerce soru: Ne zaman karar verdin bana yazmaya? Cevap vereceğime kendini nasıl inandırdın? Beni ne kadar tanıyorsun? Görmeden, dokunmadan sevmek mümkün mü? Neden kocaman kocaman sarılmak istiyorsun bana? Bir insanı tanımadan bu kadar sıcak, bu kadar içten, bu kadar pervasız olunabilir mi? Evet doğru kelime bu… pervasızsın!

Çekinmiyorsun, korkmuyorsun… pervasızsın işte. Seni tanımıyorum, terslerim, önemsemem, insan yerine koymam diye korkmuyorsun. Beni kırmak, üzmek, hatta korkutmak ihtimalinden çekinmiyorsun.

Kimsin, necisin, nereden çıktın sen?

Bunları zorlukla da olsa sorma nedenim, seni merak ettiğim için değil! Ne oldu da, nasıl oldu da hiç tanımadığın birine bunları yazıyorsun? Bu kadar tatlı sözleri nereden buluyorsun? “Tanrıların Tercümanı” gibi lirizmin mehtaplı kıyılarında ne işin var?

Cambazsın sen! Kelimelerinle, her gün ruhuma gönderdiğin mektuplarınla, tam bir kelime cambazı. Ne yalan söyleyeyim, senin beyaz zeminde oynayan kalemini seyretmek de, o ışıltılı sesini dinlemek de çok hoşuma gidiyor. Peki, ben senin seyircinsem; ne kadar kayıtsız kalabilirim ki, bu oyunun dışında kendimi ne kadar tutabilirim ki, açıkçası… seni görmezden gelemiyorum ki! Aklımı zaman zaman başımdan alıyorsun. Ya kelimeler kırılır ve koparsa, ya ruhuma gönderdiğin o mektuplar rüzgarla uçar hedefini tutturamazsa, ne yaparım ben? Senin gibi Cambaz’a, tutunacak bir güvenlik ağı bulmadan, nasıl inanabilirim? Ya düşersen, ya düşersem, ya kelimeler gibi kırılır, mektuplar gibi savrulursam rüzgarlarda?

Yazma bana korkuyorum. Yazdıklarının esiri olmaktan, nefessiz kalmaktan, bensiz kalmaktan korkuyorum. Biliyorum işte! Sorma. Bensiz kalmanın ne demek olduğunu biliyorum. Daha önce de yaşadım. Kimi koyduysam hayatımın ortasına, zamanla kendimi yitirdim. O, ben oldum. Ben; ben olmayı, ben gibi düşünmeyi, ben gibi davranmayı unuttum. Onlar, ben olmadı elbette. Onlar da senin gibi Cambaz’dı. Sonunda kelimeleri ve kalbimi kırıp yükseklerden düşerek tuz buz oldular.

Son yazdıklarını bıkmadan okuyorum, okuyorum, okuyorum… Haklı olmandan çok korkuyorum.

“Gözbebeğim…
Sana insanları düşünme, onları önemseme, yüreğini bölme mi diyorum ben?
Mesela çatlamış kayaların arasından başını uzatmış bir gelincik düşün diyorum sana. Ya da bombalar yağan kentin yıkık dökük sokaklarında, saklambaç oynayan çocukları düşün, evet evet o çocukları düşünebilir misin? Umut diyorum yani…
Umut hep vardır gözbebeğim, kendini bu kadar kendinden uzaklaştırmak ne kadar doğru? Her türlü tasaya ve kedere yüreğini açarken, seni iyileştirecek sevgiye duvar örmen yavaş yavaş da olsa yok etmiyor mu seni?
Beni hayatının tam da ortasına koy demiyorum ki, ilişeyim gözbebeklerine yeter… sallansak da düşüremezsin, düşmem ki!”

Aslında yazdıklarına katılsam da yok olmayı önemsemiyorum… yavaş yavaş dönüşmekten korkuyorum. Kendine ve duygularına yabancı birine dönüşmekten! Hayallerimin barışa, özgürlüğe, insanca yaşama dair olmasını önemsiyorum da… sevdaya uzun süredir açılmayan kanatlarımın, bir daha ayaklarımı yerden kesebileceğini düşünemiyorum.

Gençken aşık olmaktan korkardık. Ayıptı! Zinhar yanlıştı. Savunulacak cephe, kurtarılacak vatan, örgütlenecek direniş vardı. Aşık olmak en hafif deyimiyle zayıflıktı. İdealine olan aşk… makbuldü, kutsaldı. Öyle öğrettiler. Tartışmadık bile, kabullendik. Yani demem o ki, benim yirmili yaşlarımda hiç sevgilim olmadığı gibi, çocukluk aşkım da olmadı. Sevdam oldu, yalan değil! Kendi bokumuzu yedirerek vatanı kurtarmıyacağımıza bizi inandırdıklarında, sevdamızın üstünü acıyla örtüp, yolunmuş kaz tüyleri gibi savrulduk: Her birimiz ayrı ayrı köşelere…

Otuzlu yaşlarımda tanıştım senin gibi Cambaz’larla! Yorgundum, yormuşlardı. Hiç bir şey anlamadan, ne hissettiğimi bilmeden tek tek o incecik ipten kafa üstü yere çakıldılar. O yıllarda bile kanatlarımla hiç kimseyi yakalamaya çalışmadım… Düşen düştü, uçan uçtu! İçimde azat ettiklerim de oldu, öldürdüklerim de! Hakkın var mı şimdi, yüreğimin derinliklerini kurcalayıp, aklımı karıştırmaya?

Nazım’ın dediği gibi; “Gümbür gümbür bir yürek diledik kavgamızda!” Kimseye bunu anlatamamışken, anlamış edalarıyla çalım saçma ortalığa. Cambaz’ın büyülü dünyasına çekip de beni, körelmiş bir duyguyu tekrar hortlatma…

Yazmayacağım artık sana, yazamayacağım. Sen de yitik duygularıma yol gösterme, sevdanı göm bir yerlere. Hem sevdanı elinden alan yok ki? Bok yedirmekle sanıyor musun ki bize unutturdular! O büyük sevdamızı sence yüreğimizden söküp aldılar mı? Gerçek sevdaların sadece üstü örtülür; kiminin atlas kumaşla, kiminin acıdan örülmüş kırmızı bir şalla…

Git artık! Bana sormadın gelmeyi… kalabilir miyim diye de sormadan git. Kızmadan, üzmeden, üzülmeden, alışmadan, alıştırmadan git… Ben kalabalıklardaki yanlızlığımla, sevgi selinin içinde sevgiye olan açlığımla yaşamayı seçtim!

Kenan Çığır
27.12.2020

Arşiv - 22:49 A A
BENZER HABERLER