Pazartesi yazıları: Bir varmış, bir yokmuş – Kenan Çığır

Bir varmış bir yokmuş, o yıllarda kalburda hala ithal saman çokmuş…
Arşiv - 21 Aralık 2020 00:06 A A

Arnavut kaldırımı döşenmiş dik bayırın oraya geldiğinde başını şöyle bir göğe kaldırmış, ‘sopa gibi’ yürümeye devam etmişti. Bazı taşlar yerinden oynamış, bazı taşların arasındaki oyuk büyümüştü. Safranbolu caddelerinde bastığı yere çok dikkat etse de, beyninin ayaklarına verdiği komutu duyan mı vardı? Az önce de emirlere uymayan ayağı takılmış, yüzü koyun yeri boylamasına ramak kalmışken zor da olsa dengesini sağlayabilmişti.

Ömrünce fazla kilo almayan bedeni yaşlılıkta bulunmaz nimetti. Yetmiş yaşını geçmiş de olsa; dimdik sopa gibi yürür, saat on ile onüç arasında çarşıda bir kaç ahbapa uğrar, kısıtlama saatini geçirmeden evinde olurdu. İlk durak gözükmüştü. Yılların arkadaşı Şevki, bu küçücük dükkanda karısıyla birlikte hediyelik eşya satıyordu. İki eski arkadaş birbirlerini zaman zaman kızdırsalar da, birbirlerinin dilinden iyi anlıyorlardı.

“Hoşgeldin, gel soluklan bi yol!”

“Sağol, sağol iyiyim ben, sen söyle kahveleri.”

“İyiyim diyorsun da suratın Çarşamba pazarı gibi darmadağın, hayırdır?”

“Her günkü şeyler be dostum, artık bir halta yaramadığım için dört bir yandan eleştiren çok oluyor! Suya sabuna dokunmadan yaşıyormuşum da, sorumluluk almıyormuşum da, sürekli aynı masalı anlatıyormuşum da! Kendileri sırça saraylarında yaşarken, haksızlığa ve adaletsizliğe benim kadar seslerini çıkartmayanlar, şimdi beni eleştiriyorlar işte.”

“Sen benden önce Parti’ye mi uğradın? Amma germişler seni!”

“Yok yok bugün uğramadım. Dünkü meseleyi hala üzerimden atamadım. Zülfü yare dokundurmamakla, masal anlatmakla suçluyorlar ya, onu diyorum.”

“Ahh be Halim, iki çizginin arasına koymuşlar seni… sıkışıp kalmışsın! Çevrendeki her insanın bir şekilde seni yönlendirmesine izin veriyorsun. Bu insanların hepsi değil elbette ama bir kısmı art niyetli, fakat sen bunu görmüyorsun. Sonra da üzülüyor, öfkeleniyor; fındık kabuğu için, fındık ambarını yakıyorsun! Sonra da bunu, strese ya da bir anlık öfkeye bağlıyorsun.”

“Son yıllarda çok acımasız oldun.”

“Öyle düşünme!”

“Seninle konuşurken nasıl düşüneceğimi de sen söylersen, o eleştirdiğin insanlardan ne farkın kalıyor?”

“Eleştirimi acımasızlık olarak görme demek istedim.”

“İnsanları sevdiğimi, onlara ve düşüncelerine değer verdiğimi, olumsuz tavır gördüğümde şaşırdığımı, hatta üzüldüğümü kabul ediyorum. Bu demek değil ki, onlar ne derse dinliyorum ve onlara göre hareketlerimi düzenliyorum.”

“Söylediklerimin en önemli kısmını atlıyorsun. Ben ‘bir şekilde’ dedim. Mecbur değilsin kabul etmeye ama etkileniyorsun. Ailenin, dostlarının, partillilerin söylediğinden bu kadar etkileniyorsan; sen, sen olabilir misin? Hem artık bırak bu siyasetle uğraşmayı, biz eskidik be kardeşim!”

“Gençler yapmasın, kadınlar yapmasın, yaşlılar yapmasın… bir kısım rant düşkünü züppeye mi bırakalım ortalığı? Hem yaptığımız ne ki? Söylediğimize kim kulak veriyor ki? Şevki, vicdan bu vicdan. İnsan aynı masalı tekrar tekrar anlatsa da yine de rahatlıyamıyor.”

“Senin masalın da La Fontain’in masalları gibiyse yandık be kardeşim. Gençken saçmalayan insanlar için söylerdik “La fontenden masallar” diye… Şaka bir yana onların masal dediklerine kulak asma, sen sen gibi davran. Umursama söylenenleri, madem yaralı parmağa işeme gibi bir derdin var, son damlasına kadar işe gitsin. Gerçi seninki tutukluk yapar ya neyse! Yeter ki sakin ol, yeter ki delilik yapma. Sağdan soldan son günlerde çok sinirli olduğun haberlerini alıyorum. Aman ha! Köprüleri atıp da sen sen olmaktan çıkma.”

“Gülerim ben buna Şevki. Frida Kahlo’nun dediği gibi: ‘Sakinliğimi çalanlar, beni deli olmakla suçluyorlar; ne acı.’ Ne kadar sabırlı olduğumu bir bilsen şaşarsın.”

“Ne dedin de partide bu kadar üstüne geldiler, hangi masalı anlattın?”

“Masaldan bol ne var kardeşim:

Bir varmış bir yokmuş, o yıllarda kalburda hala ithal saman çokmuş… Develer tellallıktan kurtulamazken, pireler berberlikten terfiyle devlet-i aliye kapağı bir bir atarken, ülkenin beşiği de tıngır mıngır sallanıyormuş.

Diplomasız güreşçilerin bankaların yönetim kurullarına, hayvanat bahçesi müdürünün Tübitak müdür yardımcılığına, silahşörlerin gazetelerde köşe yazarlığına, inşaat mühendislerinin sağlık bakan yardımcılığına, zabıta olarak çalışmış güreş hakemlerinin Şehir Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne, genelev bekçisinin üniversiteye profesör olarak atandığı sakin ve huzurlu günlermiş.

Kendilerini aydın, kültürlü, duyarlı görüp de, herkesi suya sabuna dokunmadan yaşayan parazitler olarak kabul eden, çok ama çok solcu insanların arasında yaşayıp giden Halim diye bir dinazor varmış.”

“Demek genelev bekçisi profesör oldu ha! Güldürme beni be! Partide de böyle mi konuşuyorsun?”

“Yok daha neler? Tabloyu bir bütün olarak görmeyenlere eskiyi hatırlatınca, sıkılıyorlar. Onlara masal gibi geliyor. Üç toplantıdan sadece birisine gelip, ahkam kesiyorlar.”

“Boşver sen onları da, masalında dediğin gibi çivisi çıktı be Halim. Bu ne rezilliktir kardeşim? İnsan haber seyretse sinirleniyor, gazete okusa keza! Her şeyi bilen cahillerle konuşsa öfkeden kuduruyor. Hiç kimse, hayatın her alanında artık sinirlenmeden duramıyor.”

“Yaa Şevki, işte böyle! Hınzırca da olsa; göz ve kulak birleşip yepyeni bir duyu organı ürettiler. Burun, dil, deri de onları destekledi. Hoop altıncı duyu organımız peydahlanıverdi. Hormondu… ender zamanlarda vücut salgılardı ama çıldıran toplumlar sayesinde organ oluverdi. Beynimiz ile kafa tasımız arasında kendine yer buldu. Eski yıllarda ara sıra kafa tasımız atardı, stres denen organ büyüdükçe o tasa sığmaz oldu.”

“Başladın yine masal anlatmaya!”

“Ne yapsaydım? Evde ayrı dert… partide ayrı. Sokakta ayrı dert… dost sohbetinde ayrı. Konuşursun ayrı dert… susarsın ayrı.

Celaleddin-i Rumi’nin bir lafı var duydun mu:
‘Harabenin olduğu yerde, bir hazine bulma umudu vardır’ der.

Tamam yavaş yavaş harabeye dönüyoruz, tamam kendimizi hazine olarak da görmüyoruz ama biraz empatiyi de hakediyoruz be Şevki! Bak empati diyorum; sevgi, saygı, anlayıştan bahsetmiyorum bile. Eleştirmek çok kolaydır, züccaciye dükkanına girmiş fil gibi kırıp dökmek çok kolay! Yapıcı eleştiri ise herkesin harcı değil, hünerdir hüner! Birileri bir şey anlatmaya çalışıyorsa, dinlemeye gayret etmek ise başlı başına bir erdem. Bu kadar kavgaya, gürültüye, çekememezliğe ne gerek var? Neyi paylaşmıyoruz? Önüne gelende bu ben bilirim, ben daha donanımlıyım, ben acayip öngörülüyüm tafrası da neyin nesi a dostum?

Beni eksiltirsen çoğalacak mısın? Beni çiğnediğinde bastığın yerlerde menekşeler mi bitecek? Beni görmezden geldiğinde ufkun mu genişleyecek? Ya beni öldürdüğünde… inandığın tanrı sana ikinci bir can mı verecek?”

“Dur be oğlum! Kaptırdın gidiyorsun. İç kahveni, gevezelikten soğuttun yine… İnsanların seni olduğun gibi kabul etmelerini istiyorsun, anlıyorum. Bir yola çıktıysan ve tek derdin üretmekse, bu üretimi beğenmiyenler olacaktır. Fikrini, tavrını, anlayışını kabul etmek istemiyen ve sana tarz çizmek isteyen insanlar olacaktır. Bu bir tek senin başına mı geliyor? Bu saatten sonra beklentinin sadece yaşamdan keyif almakla ilgili olduğunu biliyorum, o halde: Görmezden, duymazdan gel be kardeşim, üzme kendini. Kızacaksın yine ama bırak şu memleketi kurtarma sevdasını, mecburen hapsediyorsun karamsarlığa kendini.”

“Yok be Şevki, ben kendime duvarlar örmüyorum. Kimsenin de kendisine örmesini istemem. Hani şu ‘elalem ne der’ metaforu bana gerçekten işlemez. Sana bir masal daha anlatayım da şu yaşlı kıçımı alıp gideyim artık.

Bir varmış bir yokmuş!
Zamanın berhinde Dünyaya koronavirüs diye bir illet musallat olmuş. Bu virüs öldürmekle kalsa neyse de insanları aç, açık, zorda koyuyormuş. Aylar, aylar geçmiş üfürükçülerden bir hayır çıkmayınca… bilim adamları çok çalışmış, çok didinmiş sonunda aşıyı bulmuşlar. Bulmuşlar bulmasına da madem dünyadaki herkes bu aşıyı vurulacak biraz daha araştıralım, içine başka şeyler de ekleyelim demişler. Çok zor da olsa karışımı hazır edip tüm dünyadaki insanlara vurulmasını sağlamışlar. Bu aşı o koronavirüs illetini yok ederken… insanlara; sevgi, dostluk, barış ve adalet virüslerini de tekrar yüklemiş. Masal bu ya! Fabrika ayarlarına geri dönen insanoğlu, dünyayı ve insanlığını soktuğu durumdan çok ama pek çok utanmış.

Kahvemi içtim bitti. Bu geveze masalcı da bugünlük buradan gitti. Sevgiyle kal, sevgiyle kalın…”

Arşiv - 00:06 A A
BENZER HABERLER