Pazartesi Yazıları: Bir Kadim Şehir – Kenan Çığır

Sağlı sollu kafe ve pastane olan yoldan E. Meslek Lisesine kadar yürüyorum. Her kafe, her pastane tıklım tıklım dolu. İnsanlar özgürlüğün tadını çıkartıyor.
Arşiv - 4 Temmuz 2021 21:48 A A

Dokusunu, insanını, çingene palamutunu, Saat Kulesi’ni, sokaklarını, kirli de olsa balık tuttuğum denizini, simitini, meyhanelerini, dostlarımı sevmediğimden değil… Bu şehirden, İzmit’ten bu havalar yüzünden kaçmıştım. Sürekli gri ve puslu gökyüzü, yazın ortasında yarım saat görünen güneşten sonra bitmek bilmeyen yağmurlar…

İnsan, sürekli kendini dayak yemiş kadar bitkin hissediyor. Ya da ben kendimi bu havalarda öyle hissediyorum diyelim de kimseyle kırgınlık olmasın.

Oğlumun, Yahya Kaptan Mahallesi’ndeki evinin balkonunda Temmuz ayında aralıklarla da olsa usandırarak yağan yağmuru seyrediyorum, aklım eskilerde…

O yıllarda kıytırıktan bir muhasebe müdürüyüm. Birşeyden anlamasam da müdürüm işte! Zaten para işleri ve puantajdan başka yaptığım bir şey de yok. Üniversite ve her türlü ayak bağı bittikten iki ay sonra çalışmaya başlamıştım.

Müdürüm ya! Havalıyım ya! Şantiye binasındaki odam genel tuvaletin hemen yanında. İşkencenin dibini yaşıyorum. Her gün incecik duvarlardan geçip odama dalan ve istemesem de duyduğum o kakafonik sesleri varın siz düşünün…

Bataklıkta ev yapıyoruz ve Emlak Bankası taşeronu bir firmada çalışıyorum. Her sabah minibüsün bıraktığı yerden yolu olmayan şantiye binasına kadar yürürken, bir ay dolmadan ayakkabılar pert olunca, akıllanıp lastik çizme taşımaya başladığımı hatırlıyorum. İki ay kadar sonra da adam yerine konulmuş olmalıyım ki bellirlenen bir güzergahtan sonra şantiye arabasıyla işe gidip gelmek gibi bir lükse kavuşmuştum. Ohhh be! Ayda bir ayakkabı parasından yırtmıştım. Bir “harala gürele” içinde çalışıyorum ama çamurun içindeki binalar bitince ortaya nasıl bir şey çıkacağını hiç hayal edemediğimi de dün gibi hatırlıyorum.

Yahya Kaptan…

Sekiz bin dairelik dev bir proje. Önceleri halk tarafından hiç ilgi görmeyen, erkeklerin ikinci evlerinin (!) orada olduğu düşünülen, ağacın, çiçeğin, böceğin olmadığı kocaman taştan bir mahalle.

Tam 33 yıl sonra bugün; evler eskise de ağaçların ve yeşil alanların büyümesiyle ODTÜ’nin muhteşem arazisinden bir farkı kalmayan, kuş sesleriyle bezeli müziğin hiç susmadığı, güleryüzlü ve keyifli insanların yaşadığı, İzmit’in akciğerlerine dönüşen muhteşem bir yerleşim alanı… Ne de güzel olmuş, ne de yaşanası.

Yaşanası bu yerde yürüyüşe çıkıyorum. Kısa bir süre sonra yine yağmur başlıyor, zorla bir kafeye sığınıyorum. Fotoğraf sanatının duayeni Özcan Taras da orada. Çok eskilerden tanıdığım iyi insan, güzel dost… Beş dakikalığına oturuyoruz, sohbet iki saate yakın sürüyor. Ne de güzel oluyor, ne de keyifli. Sevgili Özcan; hala aynı naif insan, hala beyefendi…

Yağmur biraz izin verince şehre iniyorum. İzmit şehir içi yine aynı. Yine keşmekeş. Bilmem kaçıncı kez tersten akan trafik. Bitmeyen rant projeleri eşliğinde her taraf inşaat alanı. Yürüyüş yolu tarumar. Yeniden yapılıyormuş! Proje sonunda kamusal alan yaklaşık on bin metrekare artarken yeşil alan da ikiyüzelli metrekare büyüyecekmiş. Yani teşbihte hata olmaz… Bodrum’daki eski evimin bahçesi kadar yeşil alan artacakmış! Bütün bunları Büyükşehir çalışanlarının elime tutuşturdukları kitapçıktan öğreniyorum. Sallamıyorum yani…

Attıkları taşın ürküttükleri kurbağaya değmesini diliyorum.

İzmit sokaklarında keyifle yürüyorum. İnsan seli içinde Fethiye caddesinden yukarı çıkmaya çalışırken, elimde kocaman ısırılmış çok özlediğim İzmit simiti. Çocuk parkına doğru dönüyorum. Okuduğum ortaokul, okuduğum lise verdikleri eğitim değişse de sapasağlam karşımda. İkisinin arasında duruyorum, karşılıklı binalardan bir ona bakıyorum bir buna… Yoldan geçen bir adamın kafasına, terbiyesizce ortaokulun şu camından tebeşir atmıştım diye hala utanıyorum. Öbür binaya döndüğümde, lisenin labaratuvar penceresinden seyrettiğim sinemanın ustalarından Atıf Kaptan’ın muhteşem kalabalık cenazesi hala gözümün önüne geliyor, hissediyorum.

Akça Cami’nin karşısında yıllarca alışveriş yaptığım kasap hala duruyor. Bir şeyler alıp yüz metre aşağıdaki İzmit Belediyesi’nin önüne iniyorum. Koca binaya bakıyorum ama artık binanın burada olmadığı o yılları gözümde kolay kolay canlandıramıyorum. Sabahın beşinde altısında gelip katiplik yaptığım eski hal, eski balık pazarı, balıkçı meyhaneleri, dükkanda hesabı tutturduktan sonra ara sıra oyun oynadığımız kahve, gıda toptancı dükkanları, manavlar, hatıralardan silinmeye başlamış.

Geldiğim yoldan geri dönüyorum. Çocuk Parkın’da biraz oturup etrafı seyrediyorum. Alemdar’dan aşağı yollanıp, PTT’nin önünden geçip Kapanönüne kadar geliyorum. Nostaljiyi tüm benliğimde hissediyorum. Şehrin uğrak noktası olan Tadlan Kafe’de sevgili Metin’e bir selam çakıyorum. Kahvesini daha sonra içmeye söz verip Köfteci Fettah sokağa iniyorum. Sevgili dostum Kubilay Gürer dükkanın karşısında oturuyor. Pandeminin canı cehenneme deyip namı diğer Kubi’yle sarılıyoruz. Rakı içmek için sözleşip yoluma devam ediyorum.

Sağlı sollu kafe ve pastane olan yoldan E. Meslek Lisesine kadar yürüyorum. Her kafe, her pastane tıklım tıklım dolu. İnsanlar özgürlüğün tadını çıkartıyor. L.Atakan caddesinin köşesinde 1999 depreminde yıkılan apartmanın yerine yapılan binadaki bankanın önünde soluklanıp, eski valiliğe doğru yürüyorum. Sanırım ilk kez renkli televizyon izlediğim Dallas Biranesi’nin önündeyim. “Buralarda bir yerlerdeydi!” diyorum kendi kendime.

Hal kapandıktan sonra bir kaç arkadaşla gelip, bir kaç bira içip, çıkışta demiryolu boyunca; şarkı, türkü, marş söylediğimiz günler geliyor aklıma. “Gençlik işte!” diye gülümsüyorum.

Nostaljiden zehirlenmeye ramak kalmışken eski vali konağına yapılan otoparktaki arabamı alıp, Derince istikametine dönüyorum. Saat Kulesi’nden içeri girip Bağçeşme’ye doğru yokuş çıkıyorum. Mezarlığı ikiye bölen yoldan geçerken sağa sola selam veriyorum. Mezar ziyaretlerinden hoşlanmadığım için, bizimkilerin adı yazan taşlara da uzaktan el sallayıp yoluma devam ediyorum.

Tepeleri aşıp, rampa aşağı son sürat Bulvara giriyorum. Sonra ver elini Yahya Kaptan… Nihayet evdeyim.

Birkaç gün daha buralardayım. Elli yıldan fazla yaşadığım bu yerde; birçok dostun, bir çok anının, bir çok özlemin şehri… İzmit’te.

Hala görülecek dostlar, yad edilecek hatıralar, sevgiyle anılacak insanlar ve zamanlar var.

Sonra… Metin Akpınar ustanın söylediği gibi: “Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz!”

Günaydın dostlar.
Sağlıklı ve neşeli bir hafta diliyorum.

Kenan Çığır
05.07.2021
İzmit

Arşiv - 21:48 A A
BENZER HABERLER