İFTADİYE – Züleyha Akın

“İç geçirip Gölbaşı’nın sakin ve durgun sularına baktı, baktı, baktı. Gözlerinden yaşlar süzülürken “sen mezarında rahat uyu Erhan’ım. İntikamın alınmıştır” diyordu.
Arşiv - 10 Ekim 2021 23:05 A A

İFTADİYE

1960’lı yıllardayız. Ankara – Kızılay’dan Meşrutiyet Caddesini geçtikten sonra Doksanaltı basamaktan oluşan ve ismini bu merdivenlerden alan 96’lara geliyorsunuz. O yıllarda Kocatepe Camisi henüz yapılmamıştı. Sağınızda Onkoloji Hastanesi vardır. Kurtuluş semtine geldiğinizde solda itfaiye binasını, sağda Kurtuluş Ortaokulunu, biraz daha yürürseniz Cebeci camisinin önünde görürüsünüz. Cemal Gürsel Caddesindesiniz. Geniş bir bulvardır burası sağlı sollu ağaçlık olması ayrı bir güzellik katmaktadır.

Siz yolunuza devam etmek istiyorsanız Dikimevine varırsınız. Sol tarafta PTT ve Hamamönü semtine giden bir sokak arasını geçince devasa Konservatuar binasını görüp bu sanat eseri olan mimarisine hayran kalırsınız.

Eğer Akdere ve Abidinpaşa semtine giden yol ayrımına varmayacaksınız. Geriye dönerek Onkoloji Hastanesinin önünden sağ tarafa saptığınızda Topraklık semtine doğru yol alacaksınız.

İftadiye…

Topraklıktan başlayan, Kurtuluş, Cebeci, Dikimevi bölgelerinin kabadayısı bir kadın. Uzun boylu ve yapılıydı. Göze hitap eden estetik duruşuna uygun olarak siyah bir şalvar, Lila rengi bir gömlek ve yelek giyerdi. Kara kaşlı, kara gözlü insana bakınca o kara gözleri delici bakışları ürkütücüydü. Bakımlı düz siyah ve uzun saçları omzuna dökülür ve bazen at kuyruğu yaptığında çok daha başka bir hava verirdi. Siyah şalvarının belinde Kırıkkale yapımı 7,65 tabanca, sol tarafında kocaman bir kama bulundururdu.

İftadiye’nin 6 oğlu 2 kızı vardı. Yukarıda saydığım bu bölgelerde ve Hamamönü’nde her bir oğluna kıraathane satın almıştı. Benim böyle yazdığıma bakmayız bu kahvehanelerin gündüz görüntüsü farklıydı. Gece olunca tamamının pencereleri siyah perdelerle kapatılır gece sabaha kadar kumar oynatılırdı.

Her gecenin sabahında bir veya birkaç kurban ortaya çıkardı. Diğer illerden veya ilçelerden gelen paralı insanlar kumar masasına oturtulduğunda önce acemi kumarbaz kazandırılır, iyice hırslanıp oyuna devam ettiğinde tüm parası ütülürdü.

Kurban tüm parasını kaybedince oyun masasından kalkmaz senet imzalayıp borç aldığı parayla yeniden oyun oynardı. Yine kaybeder, yine kredi açılır ve bu durum sabaha kadar sürerdi.

Demiryürek ailesi mensubu 6 kardeşin altısı da o gecenin hasılâtını anneleri İftadiye’ye götürür verirlerdi. “Bir kaç lira bizim cebimizde kalsın” diyemezlerdi. Her işe anneleri bakardı. Faturaların ödenmesinden tutun da evlerinin tüm masrafları anneleri tarafından yapılırdı. Oğullarının hiçbir konuda söz hakları yoktu. Evliliklerine bile anneleri karar vermişti. Filancanın kızıyla evlenilecek dediyse başka bir isim asla düşünülemezdi.

İftadiye oğullarının da gönlünü alarak büyükten küçüğe doğru sırayla düğünlerini yaptıktan sonra en küçük oğlunu kız kardeşinin kızıyla evlendirdi. Olur da yaşlılığında elden ayaktan düşerse en küçük gelin kendisine bakardı. Ne de olsa akraba kızıydı, el değildi. Teyzesine bir bardak su vermeyecek miydi? Verecekti elbette.

Büyük çocuklar evlerini ve işyerlerini ayırarak kendi yağlarıyla kavruluyorlardı. Bu durum aynı zamanda annelerinin de işine gelmişti. Anne artık iyice yaşlanmıştı ve eskisi gibi işe güce koşamıyordu.

En büyük dükkânı ve konağın tapusunu küçük oğluna vermişti. Artık beraber yaşamaya kararlılardı ki sonun başlangıcına geldiklerinden haberi bile olmamıştı. Küçük gelin kaleyi içeriden fethetmişti. Önce kocasını kendisine biat ettirmişti ki sıra kayınvalidesine gelmişti. Akşamdan sabaha olacak iş değildi fakat bir yerden başlanması gerekiyordu.

Kayınvalidesine gizliden gizliye uyku ilacı vermeye başlamıştı. İftadiye artık akşam yemeğini yer yemez odasına çekilerek uyumaya başlıyordu. Eskiden üzerine güneş doğmazken öğle saatlerinde yataktan ölü gibi çıkıyordu. Silahını ve kamasını saklamışlardı. Esasen evden dışarıya çıkmasına ve eve kimsenin girmesine gelin hanım tarafından izin verilmediği için sesi soluğu çıkmıyordu. Belli belirsiz bir inilti duyulabiliyordu.

Bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı anlamasına da bu işlerin sonunun nereye varacağını kestiremiyordu. Yavaş yavaş ölüme yaklaştığını hissediyordu.

Bir gün öğle saatlerinde evlerinin kapısı çalınmış içeriye noter kâtibi gelivermişti. Gelinle kapı arasında ne konuştuklarını bilemezdi fakat gelenler ne yapacaklarını iyi biliyorlardı. Vekâletnameye imza attırmışlardı kendisine… Ne için ve nasıl imza attığını bilmeden atmıştı imzasını… Gelinine yetki vermişti. Alım satım ve her şey yavaş yavaş gelininin ellerine geçecek ve o da “güç bende…” diyecekti. Sonraki haftalarda prosedür işletilmiş ve İftadiye’nin tüm mal varlığı gelin hanıma geçmişti.

1984 yılının Kış aylarıydı. Başkent’in görüp görebileceği en soğuk mevsiminde İftadiye korkunç bir rüya görüyordu. Hızla yatağından fırlayarak üstündeki siyah benekli beyaz pazen geceliğiyle dış kapıdan çıkmıştı. Esir bir insanın cezaevinden kaçması gibiydi. Çıplak ayaklarıyla Kar’ın üstünde yürüyordu. Beyaz zemine bastığında “grac… Grac…” sesleri duyulmaktaydı. Adımlarını hızlandırarak en çok sevdiği komşusuna doğru yürümekteydi. Fındık Sarısoy kurtarabilirdi kendisini… Komşusu Fındık bacı iyi insandı. Kapısı her daim açık olup sofrası bereketliydi. Konukseverdi ve kibrit kutusu kıvamındaki küçücük evinde hiçbir gün bile konuk eksik olmazdı.

İftadiye bahçe kapısını geçerek demir kapıya yüklendi. Bütün gücüyle kapıya vurmaya başladı. Akşamın karanlığına uzanıyordu sesi… “Açın kapıyı açınnnnnnn… Kurtarın beni” diye çığlık atıyordu. Ayak topuğuna kadar uzanan pazen geceliği beline kadar ıslanmış, iyice ağırlaşmıştı. Açlıktan ve halsizlikten ayakta duracak halde değildi. Buraya kadar nasıl yürüdüğüne kendisi de hayret etmişti. Fındık bacısı kapıyı açtığında yere boylu boyunca yığılıvermişti.

Fındık komşusu İftadiye’yi eşinin desteğiyle salona taşımış ve somyaya yatırmayı başarmıştı. Salonun ortasında kocaman bir kuzine soba cayır cayır yanıyordu. Sobanın üstünde Tarhana çorbası havaya nefis kokular yayarak kaynıyordu. Çorba içirmek aklına geldi. Tabakla olmazdı en iyisi bir fincana doldurup içirmekti. Fındık abla içinden “kimbilir kaç gündür aç bu kadın” diye geçiriyordu.

Ankara’nın en kabadayı, gözü kara adamların korkulu rüyası olan bu kadın ne hale gelmişti. Bir enkaza dönüşmüştü. Yeni yetme bir gelinin elinde oyuncak olmuştu. “hey gidi İftadiye kadın heyyyyy… Ne hale düştün sen. Bu Topraklık semtinde ayak bastığında herkesi titretirdin” diye kendi kendine söyleniyordu.

Tarhana çorbasını biraz soğutarak fincana doldurup getirmişti ki kapı bu kez inanılmaz derecede gürültülü çalmaya başlamıştı. Önde İftadiye hanımın gelini arkada oğlu ve kayınbiraderleri gelmişlerdi. Son derece kararlı görünüyorlardı ve annelerini almadan gitmeyeceklerdi. Gelini salona gelerek kayınvalidesini somyadan kaldırmış yerde sürükler gibi bağırta bağırta götürüyordu. Fındık bacının söyleyecek sözü yoktu. İşler büyürse işin içine polisi karıştıracaklardı ki bu durum Fındık kadının hiç işine gelmezdi. Zira 2 oğlu kayıptı ve güvenlik güçlerince aranıyordu.

Bir imparatorluğun çöküşü gibiydi İftadiye’nin çöküşü… Bir ışığın sönümlenmesiydi belki de. Bir yaşamın son bulması.

Zemheri ayazında ölüm haberi duyuldu mahallede. Karşı okulun ilerisindeki camiden salâ okunuyordu. İftadiye Demiryürek’in yüreği susmuştu, atmıyordu artık.

Taziye için gelenleri o yüzünde hiç eksilmeyen mağrur ifadesiyle küçük gelin karşılıyordu. Hafif bir tebessüm donmuştu dudaklarında. Kolay iş değildi. Bunca yıllık savaşı kazanmak.

Küçücük bir mezara koydular. Başucuna bir tahta çaktılar. Mezarını bile yaptırmadılar. Demiryürek ailesi Gölbaşı tarafında bir çiftlik satın almıştı. Kısa sürede taşınıp gittiler eski evden bir iğne dahi götürmediler.

Komşuları kendilerine gerekli olan ev eşyalarını paylaşırlarken İftadiye’nin kalın yün yorganını Fındık kadına vermişlerdi. O denli ağırdı ki; eskilerin deyimiyle “gâvur ölüsü gibi ağır”dı. Ertesi yıl Kış mevsimine hazır olsun diye yün yorganı söküp yeniden dikmek istemişti. “Yorgan sıyırmak” derler bizim buralarda. Bir de yorgana baktıkça aklına komşusu geliyor, iyice duygusallaşıyor ve gözyaşlarını tutamıyordu.

Astarına zarar vermemek için usulca sökmeye başladı yorganı. Söktükçe yünlerin arasında ikiye ve dörde katlanmış paralar çıkıyordu. Şaşkınlıkla baktı yorganın yünlerine… Kâğıt paraları tek tek çıkarttı yünlerin arasından… Bir ev alacak kadar para vardı. Demek ki İftadiye zor günlerde parasız kalırsam banka hesabıma el koyarlar buradan harcarım diye düşünmüş olmalıydı. Kime niyet, kime kısmet.

Fındık kadının eşi Çocuk Esirgeme Genel merkezinde işçiydi. Bu para oraya bağış yapılmalıydı. Kimsesiz çocuklar sebeplenmeliydi. Akşam eşi eve geldiğinde bu konuyu konuşacaktı. Kendisi parasız yaşamaya alışkındı zaten.

İftadiye’nin gelini yaşamı boyunca refah içinde yaşadı. Fakat genç kadının içindeki yanan ateş hiç sönmedi. İftadiye ve oğulları sevdiği genci kumarhaneye düşürerek kumpas kurmuşlardı. Genç de bu durumu gururuna yediremeyerek kötü bir şekilde intihar etmişti. Bu durumda doğal olarak ancak 1 kişi bu intikamın nedenini biliyordu. O da kendisiydi.

İç geçirip Gölbaşı’nın sakin ve durgun sularına baktı, baktı, baktı. Gözlerinden yaşlar süzülürken “sen mezarında rahat uyu Erhan’ım. İntikamın alınmıştır” diyordu.

Züleyha Akın / 5.10.2021

Arşiv - 23:05 A A
BENZER HABERLER