Deniz Yücel, özgür kalmasını anlattı

Türkiye’de bir yıl tutuklu kaldıktan sonra salıverilen Die Welt muhabiri Deniz Yücel, özgürlüğüne kavuşmasının ardından ilk kez taz’dan Dorıs Akrap ve Welt’ten Daniel-Dylan Böhmer’e konuştu.
Arşiv - 18 Mart 2018 21:34 A A

Deniz Yücel: Hiçbir şey unutulmuş değil; hiçbir şey affedilmiş değil. Ama öfkemi cezaevinde bıraktım. Bence, seni yıpratmalarına izin vermemenin bir parçası da kin tutmamaktır. Öyle olsa onlar kazanırdı..

Alman Die Welt gazetesi Türkiye muhabiri Deniz Yücel yaklaşık bir ay önce tahliye edildi. Her ülkenin de vatandaşı olan Deniz Yücel, 14 Şubat 2017’de gözaltına alınmış ve “terör örgütü propagandası yapmak” ve “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” suçlarından tutuklanmıştı. Deniz Yücel’in serbest bırakılması için Almanya seferber olmuştu. Doğup büyüdüğü, Frankfurt yakınlarındaki Flörsheim kasabası, her ay Deniz Yücel mitingi düzenlemişti.

Deniz Yücel, özgürlüğüne kavuşup Almanya’ya dönmesinin ardından ilk kez, taz’dan Dorıs Akrap ve Welt’ten Danıel-Dylan Böhmer’e konuştu.

İşte o röportajdan dikkat çeken bölümler…

Doris Akrap: Geçtiğimiz on iki ay boyunca benim veya Daniel’in senin durumunla ilgili verdiğimiz her söyleşi, “Deniz nasıl?“ sorusuyla başlardı. Hele şükür artık bu soruya kendin cevap verebilirsin.

Deniz Yücel: Teşekkür ederim, çok iyiyim. Bunun iki sebebi var. Birincisi, eşim Dilek. Her zaman yanımda durdu, mahpushaneye evlilik teklifini gönderdi ve benim için binbir çeşit çaba sarf etti. Angela Merkel ile buluşmaktan cezaevine çorap taşımaya kadar her ne gerektiyse yaptı. Ayrıca, avukatlarım bana çok büyük destek oldular. “FreeDeniz“ adı altında yürütülen dayanışma kampanyası, gazetem Welt, eski gazetem taz, başka gazetelerdeki meslektaşlarım, memleketim Flörsheim’da tutulan nöbetler, eski yazılarımın okunduğu etkinlikler, ilanlar, ödüller, mektuplar… Bütün bunlar bana çok iyi geldi; orada unutulmayacağım, çürümeyeceğim hissini verdi.

Daniel-Dylan Böhmer:  Ya diğer sebep?

Yücel: İçerideyken hep şunu düşünüyordum: Bu bitecek. Birkaç ay daha az ya da çok sürmesi, önemsiz değildi. Ama daha önemlisi şuydu: Çıkınca nasıl bir halde olacağım? Beni yıpratmalarına izin vermemeliydim. Sesimi kesmek istediler, beceremediler. Sesimi duyurmanın yollarını buldum. Röportajlar verdim, gazeteme makaleler yazdım. Kesintisiz bir şekilde sesimi yükseltmem, benim için bir tür terapiydi. Aynı zamanda, bir sene boyunca iddianamesiz tutulmanın bir nevi telafisiydi. Tayyip Erdoğan ve başkaları tarafından ileri sürülen iddialara karşı kendimi mahkeme önünde savunmama imkân verilmedi. Böylece, belki de Türkiye mahpushanelerinde hakkında en fazla konuşulan kişi oldum.

Akrap: Benim açımdan senin serbest kalman bir gün önce, 15 Şubat perşembe günü başladı. Daniel beni aradı ve Welt’in binasına gelebilir miyim diye sordu. Orada aldığım ilk bilgi şuydu: “Deniz, cezaevinden çıkabilir. Ama istemiyor.” Şoka uğradım ve sordum: “Niye ki?” Artık sana sorabilirim.

Yücel: Elbette çıkmak istiyordum. Fakat bana, hemen Alman hükümetinin tahsis ettiği özel uçakla derhal ülkeyi terk etmem gerektiği söylendi. Bunu reddettim. Çünkü, Alman hükümetinin personeli değilim, apar topar yurt dışına kaçırılan Alman ajanı hiç değilim. Siyasi nedenlerden ötürü bir yıl hapis yattıktan sonra oyuncak gibi kullanılmama izin veremezdim. Erdoğan, beni içeriye atmaktan menfaat bekliyorsa hapsetsin; beni çıkarmaktan menfaat bekliyorsa salıversin ve ben bunlara hiçbir şey demeyeyim, öyle mi?

Akrap: Alman hükümetinin özel uçağıyla çıkman Türk tarafının şartı mıydı?

Yücel: O kadarını bilmiyorum. O gün benimle görüşmeye gelen İstanbul Başkonsolosuna ve vekiline de aynı soruyu sordum ama bir cevap alamadım. Onların söyledikleri sadece şuydu: “Hemen çıkabilirsin. Ama her şey hızlıca ve sessizce olmalı.” Bunu kabul etmedim. Perşembe günü öyle geçti. Hapiste son gecemi uykusuz geçirdim. Cuma günü öğleden önce ilkin fazla bir şey olmadı. Bir avukat görüşüne çağırıldım. Ama gelen, kendi avukatlarımdan biri değildi; dayanışma niyetiyle Silivri’ye ziyaret gelen avukatlardan biriydi. Koridorda arkadaşım Ahmet Şık’la karşılaştık. Olası tahliyem gündem olmuştu. Ve geçerken Ahmet bana seslendi: “Çok iyi! Bunu yap. Bunu kullanabilirsin.”

Akrap: Hangi anlamda kullanabilirsin? Oradan çıkmak için mi?

Yücel: Daha geniş bir anlamda: “Çık. Kendi kendilerini rezil etmelerini engelleme.” Tabii bu benim o anki yorumumdu, sadece geçerken seslenmişti. Ahmet tahliye olduktan sonra konuştuğumuzda o sözünü sordum. Dedi ki: “Gergin olduğunu fark ettim. Oysa seni tahliye etmeyi istedikleri biçim, bu ülkedeki yargının halini dünyanın gözü önünde sergileyecekti. Bunu açıklamalısın diye düşündüm. Tahliye olduktan sonra çektiğin videoyla bunu yaptın.” Serbest kaldığım güne dönersek: Kısa bir avukat görüşmesinden sonra koğuşuma döndüm. Biraz sonra Dilek’in gönderdiği birkaç yeni mektubu verdiler. Dilek, koğuşumu birazcık şenlendirmek için rengârenk zarflar içinde rengârenk kâğıtlara yazdığı bir sürü mektup gönderdi. Tam okumaya başlamışım ki, televizyonda o son dakika haberi gördüm.

Akrap: Sonunda hükümetin uçağına binmedin.

Yücel: Binmedim. Ama daha kapıda Dilek’in bana bir sürprizi vardı. Welt bana bir jest düşünmüş ve hepimizi götürmek için özel uçak kiralamıştı. Gazetem, benim bir an önce yurtdışına çıkmamı istiyordu. Oysa benim o kadar acelem yoktu. Ama Dilek’le, sizinle ve beni karşılamaya gelen diğer dostlarımla taksiye biner gibi bir uçağa binecek ve istediğimiz yere uçacaktık. Bu çok cazip bir teklifti. Ancak ben önce evime gitmek istedim. Kedimizi almak ve tahliyemi yorumladığım videoyu çekmek istiyordum. Sessizce çıkmak istemiyordum.

“YÜRÜ LAN, MANYAK!”

Akrap: Sence Alman hükümeti senin için yeterince efor sarf etti mi?

Yücel: Bence Alman hükümeti çok endişeliydi ve serbest kalman için elinden geldiğince uğraştı. Bazen fikir ayrılıklarımız oldu. Ancak Almanya hükümeti benim yanımda yer aldı; hem siyasal anlamda hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açtığımız davada hukuki anlamda. Ve beni ayda bir kere ziyarete gelen Almanya İstanbul Başkonsolosu Georg Birgelen işini gerçekten harika bir şekilde yaptı.

Akrap: #FreeDeniz kampanyasının Alman Hükümeti’nden talep ettiği şeylerden biri, Türkiye’ye yönelik ihracatlar için verilen Hermes kredi güvencelerinin kısıtlanmasıydı. Şimdi öğrendik ki, 2017 yılında bir önceki yıldan çok daha fazla kredi güvencesi verilmiş. Sonunda, ekonomik menfaatler daha mi önemliydi?

Yücel: Tutuklanmama kadar Almanya-Türkiye ilişkilerini gazeteci olarak gözlemliyordum. Bir anda, bu ilişkinin konusu haline geldim. Bu yüzden Angela Merkel’in Türkiye politikasını kendi hikâyemin ışığında değil, genel olarak değerlendirmek isterim. Bir mesele, daha cezaevindeyken söylediğim şeydir: Kirli pazarlıkların parçası olmayacağım. Ama şunu da biliyordum: Rehin alma vakasının doğasında- eğer gaspçı rehinesi için bir karşılık aldığı kanaatine varırsa- rehinenin serbest bırakılması vardır. Nasıl ki içeriye atıldığımda kimse benim fikrimi sormadıysa “tahliye olmak ister misin?” diye de kimse sormayacaktı. “Dur hele, önce tam olarak nelerin müzakere edildiğini öğreneyim, yoksa çıkmam” deseydim bile bir şey değişmezdi.

Akrap: Bunu deseydin şaşırmazdım.

Yücel: Belki. Ama onlar bu tavra ne derlerdi? “Yürü lan, manyak!”

..

Böhmer:  Welt gazetesi, geçtiğimiz bir yıl boyunca okurlar tarafından defalarca yöneltilen bu soruyu cevaplamak zorunda kaldı: 2011 yılında taz gazetesinde yayımlanan “Harika, Almanya kendini yok ediyor“ yazınla neyi kastetmiştin? Pek çok insan şunu soruyordu: “Nasıl olur da Sayın Yücel kendini yok etmesini dilediği bir ülke tarafından kurtarılmasını bekleyebilir?“ Kendin bu soruya cevap vermek ister misin?

Yücel: Alman hükümeti tarafından kurtarılma talebinde bulunmadım hiç. Şansölye, Dışişleri Bakanı, İstanbul Başkonsolosu ve Alman devletinin diğer yetkilileri serbest kalmam için çabaladılar. Bunun için minnettarım. Ama benim için çaba sarf eden pek çok başka insan da vardı. Örneğin Flörsheim Belediye Başkanı Michael Antenbrink. Ya da devamlı ziyarete gelen ve mecliste davam hakkında soru önergeleri sunan muhalefet siyasetçileri.

Böhmer: 2011 yılında kaleme aldığın ve serbest kalmadan kısa bir süre sonra aşırı sağcı AfD tarafından meclis genel kuruluna taşınan bu makale nasıl yazıldı?

Yücel: Taz’ın sabah toplantısında biri, Alman nüfusunun azalması hakkında yeni bir araştırma yayımlandığını anlattı. Aile politikası uzmanı arkadaş, “Öf, son zamanlarda bu konu hakkında o kadar çok yazdık ki, nasıl yeni bir şey yazarız bilmiyorum“ dedi. Bir süre önce yayımlana, çok ses getiren ve ırkçı tezlerle dolu “Almanya kendini yok ediyor“ kitabının yankıları sürüyordu. Bunun üzerine şaka olarak “Bir seferlik de Almanya’nın kendini yok etmesine sevinebiliriz, değişiklik olur“ dedim ve yazma görevini üstlendim. Bu makalede ve esas aldığı istatistikte herkes kendini yok ediyor, yeni Almanlar, yani göçmenler de buna dahil. Ve bu makalenin yazarı da şüphesiz kendini yok eden kolektifin bir üyesi. Hölderlin, Heine veya Tucholsky’nin eserlerinde Almanya’yla daha sert şekilde hesaplaşan yazılar bulmak mümkün. Bu yalnız Nazi dönemiyle ilgili değil, daha eski. Almanya’yla cebelleşmek çok Almandır, bu yüzden bu makale tam bir Alman makalesidir. Bu arada, “ulusla barışma“ talebi de Almandır, bunu da başka bir yerde bulamazsın. Ama AfD’li tutuk Nazilerin bunlardan haberi yok. Zaten Almanca bilmiyorlar, sadece Alman olmaya taraftarlar.

Arşiv - 21:34 A A
BENZER HABERLER

YORUM BIRAK

YORUMLAR

Hiç yorum yapılmamış.