Kadın Olmak – Ayşe KORKMAZ

Evet suçluyduk… Suçumuz kadın olmaktı. Sizce artık bütün bunlara dur demenin zamanı gelmedi mi?
Arşiv - 26 Eylül 2019 00:44 A A

Ayşe KORKMAZ

[email protected]

Yazıma Susanna Tamaro’nun “Yüreğinin Götürdüğü Yere Git” isimli kitabından bir alıntıyla başlamak istiyorum: “Anımsıyor musun, yaz tatillerinde denizden atılan havai fişekleri izlemek için rıhtıma giderdik. Fişekler arasında bazen bir tanesi patlar, ama gökyüzüne ulaşmazdı. Annemin, ninemin ve tanıdığım diğer kadınların yaşantısını düşündüğüm zaman o görüntüler gelir işte. Tırmanmaktansa yarı yolda patlayan fişekler.”

Bir problemin çözümündeki en önemli adım, onu açık ve net biçimde algılayabilmektir. Gerçekte nedir kadın? Tırmanmaktansa yarı yolda patlayan bir fişek, ya da erkeklerin kullandığı tabirle bir eksik etek mi?

Toplumun her kesiminde karşılaştığımız, garsonundan seyyar satıcısına, müdüründen işçisine, politikacısından esnafına, görünüşleri farklı, düşünce sistemleri aynı, milyonlarca erkekten bahsediyorum.

Hukuki bir eşitliğin var olması bu eşitliğin uygulandığı anlamına gelmiyor. Onu uygulama aşamasına getirme görevi daha çok biz kadınlara düşüyor. Kaldı ki erkeklerin olayın önemini, birebir içinde olan bizler kadar kavrayabilmelerini beklemek ne kadar doğru olur?

Buket Uzuner bir öyküsünde, sütyenli göğüslerle nikâhlı kadınlar arasında bir benzetme yapmış. Çok hoş ve çok anlamlı buldum. Bizlere çocuk denecek yaştan itibaren kadının bir bekçiye ihtiyacımız olduğu öğretildi. Yıllarca bizi koruyup gözetecek, kol kanat gerecek o beyaz atlı prensin hayaliyle yaşadık. Ama genellikle istemediğimiz adamlarla evlendirildik. Yine de itaat ettik, böyle eğitilmiştik.

Çoğumuza okuma hakkı verilmedi. Bir şekilde okumayı başaranlar, iş hayatında kösteklendi. “Kadının yeri, çocuklarının yanıdır.” dendi acımasızca. Peki, biz ne yaptık? Bu yargıyı ortadan kaldırabilmek için iş kadını olmanın yanı sıra, iyi bir ev kadını olmak uğruna gecemizi gündüzümüze kattık. Kocamızla birlikte geldik işten. O gazetesini okurken biz yemek hazırladık. O televizyon seyrederken biz temizlik yaptık. O uyurken biz çocuk baktık. Kırmızı panjurlu evimizin gönüllü kölesi olduk. Geceleri, yorgunluktan, yatağa zor attık kendimizi.

Oysa kocalarımızın, kariyer yapan değil, yatakta kendini eğlendiren bir kadındı beklediği. Birçoğumuz, bu yüzden aldatıldık. “Evliliğimiz eski heyecanını yitirdi.” dedi kocalarımız. Bu, onları haklı göstermeye yetti. Aldatılmamıza, aşağılanmamıza, kaba kuvvete maruz kalmamıza rağmen ayrılmayı bile göze alamadık. Kimimiz toplumda dul kadının statüsünü düşünerek sıktık dişimizi. Kimimiz çocuklarımız uğruna sabrettik. Kimimizse ekonomik özgürlüğümüz olmadığı için katlanmak zorunda kaldık. Toplumun bu konudaki tutumu sert ve kesindi. “Evlilik kutsal bir kurumdur. Sıradan nedenlerle bitirilemez.”

Anlayacağınız, kocamızın yaptığı her şeye göz yumduk. “Erkektir yapar” dedik “Kadın affetmeyi bilmeli.” Aslında mücadele etmek zor geldi, kolay olanı seçtik. Tıpkı, tırmanmaktansa yarı yolda patlayan havai fişekler gibi…

Her şeye rağmen evliliğini bitirmeyi göze alabilenlerimiz olmadı mı? Tabii ki oldu. Ya da kocamızı kaybettik. Dul kadın olmak, kadın olmaktan da beter bir duyguydu. Sanki kocamızı biz öldürmüşüz gibi suçlandık, hor görüldük. Kadının ölümünden hemen sonra erkeğin evlenmesini hoş karşılayan toplum, aradan yıllar geçse bile kadının evlenmesine sıcak bakmadı. Kadın çocuklarını toparlar, onları büyütürdü. Kendine özel bir yaşamı yoktu, olamazdı.

Boşanmışsak, erkekler her şeye açık bir kadın olarak gördü bizi. Her önümüze gelen hesap sordu. Ne yapacağımızı, nasıl davranacağımızı şaşırdık. Selam verdiğimiz her erkek yararlanmaya çalıştı. Farkında olmadan göz göze geldiğimiz her erkek sırnaştı. Ya kadınlar? En çok kendi hemcinslerimizden darbe yedik. Kimi oğlundan kıskandı, kimi kocasından. Bazen en candan arkadaşımız bile selamı sabahı kesti. Buket Uzuner’in tabiriyle, sütyensiz göğüslerdik artık: Açıkta, savunmasız…

Dayak yedik, tehdit edildik, aşağılandık, sustuk. Cinsel tacize, hatta tecavüze uğradık, yine açmadık ağzımızı. Bizim adımıza kararlar verildi; kendi hayatımız üzerinde bile söz sahibi olamadık. Giydiğimiz elbisenin, okuduğumuz kitabın, gittiğimiz yerin hesabını verdik. Boğaz tokluğuna ağır işlerde çalıştık. Attığımız her adımda toplumun kısıtlamalarıyla karşılaştık. Evet suçluyduk… Suçumuz kadın olmaktı. Sizce artık bütün bunlara dur demenin zamanı gelmedi mi?

Arif Nihat Asya’nın dediği gibi, “En büyük acı, acıtmaz olmuş zincirlerin acısıdır. Köleliği kabul etmenin, baş kaldırmaktan vazgeçmenin verdiği acıdır.” Nedir kadın olmak? Toplumdaki yerimizi önce kendimiz anlamak zorundayız. Önce biz anlayalım ki, sıra erkeklere gelsin.

Arşiv - 00:44 A A
BENZER HABERLER

YORUM BIRAK

YORUMLAR

Hiç yorum yapılmamış.